22 Haziran 2017 Perşembe

KAFES FANUS


23.06.17

Ilık BU su
BUrdasın ıslAN
ANDA
DAkiKA
KAsırGA
GAmLI
LIkırdıYOR
YORgun limAN.
Anlamıyorsun, “Islandığın Bu Su YalAN!”
Anlamıyorsun, “geçse de kasırga buralarda, FANUStaSIN”
SINırların var zavallı!..

KAFESinde yalancı mutluluklar.

ilham kaynağı, okurken dinle: https://www.youtube.com/watch?v=Ix3hbuJkLkc

8 Haziran 2016 Çarşamba

Tanımadığım Birine


Kimsin sen güzel adam?
Ne saklıyorsun buğulu gözlerinin gerisinde?
Çok mu zordu hayat?
Ondan mı bu kadar soğuk, uzak, karanlıksın?
Hep kendindesin, hep izliyorsun her şeyi uzaktan?
Nereye kadar?
Arkadaş da mı olamayız?
Sesinin tonu gerçek mi?
Yüzün ifadesiz mi böyle gerçekten?
Saklanıyor musun yoksa?
Kimden, benden mi neden?
...
Soru işareti!

1 Şubat 2016 Pazartesi

Hafta Sonu


Deniz insanların konuşmadıklarını duymak konusunda iyiydi. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını 20'li yaşlarının ortalarında öğrenmişti. Üniversite yıllarında en sevdiği Hocası  İrfan, derste sık sık şu cümleyi tekrarlardı: "Alt metni okuyun!" İyi bir gözlemci olmak ve sorgulamak "gerçeğe yaklaşmak" için önemliydi.
Olay örgüleri ve insan ilişkileri ne tuhaftı, söylenenle söylenmek istenen çoğu zaman örtüşmüyordu. Çünkü insanlar korkuyordu: Duygusal ilişkilerde ya da maddi alışverişlerde çıkarları doğrultusunda hareket ediyor, kaybetmeden daima kazanç sağlamak istiyordu. Bu eğer bir sufi, bir Tibet Rahibi ya da Hint fakiri değilsen her insan da ortaktı.
Deniz böyle gözlemlemişti ve kendini de bu çoğunluğun dışında görmüyordu. O da kritik anlar da herkes gibiydi: Kelimeleri çekiştirip sündürüyor asla aklındakini en yalın ve doğru şekilde dillendirmiyordu. Karşısındakinin duymak istediğine en yakın şekliyle ya da çıkarlarına hizmet edecek şekilde kelimeleri dudaklarından döküyordu.
Örneğin:
Onu sevmiyorum demek yerine "Hoşlanmadığım yönleri var." demek gibi.
Ona aşığım demek yerine "Ona karşı bazı duygular besliyorum." demek gibi
Sanki alt metni kim okuyordu ki (!) ya da okuduğunu anlatmaya kim cesaret ediyordu?
İnsanın içi uçsuz bucaksız bir okyanustu ve onun mahsulü olan kelime de her an kaçıp kurtulmaya hazır kaygan ve pullu bir balık...
E. reklam ajansında en iyi niyetli ve en derin bulduğu adamdı. Saf da bir aşıktı ve kesinlikle korkaktı. İçindeki derin okyanusta duygular renk renk yeşerip salına salına büyürken kaygan cümleler kurmak yaptığı şeydi.
Deniz E.nin Ö.ye duygularının farkındaydı: Anlara gizlenmiş mimikler ve jestler, bakışlar ve sesler hislerini ele veriyordu ama kim emin olabilirdi ki? Yine de kocaman bir ACABA! hep vardı.
Bir hafta sonu, güneşli bir kış gününün gecesinde Deniz E. ve Ö.'yü Tunali Hilmi Caddesi'ndeki trafik lambasının hemen altında görmüştü. Lambalar asfaltı sırayla yeşile, kırmızıya ve sarıya boyuyordu. Ö. nün kolu E.ninkine düğümlenmişti. Ağırlığını E.ye yıkmışken Deniz'e yaklaştılar.
Deniz görmekle görmezden gelmek arasında gidip geldi. Çünkü katil olmak istemiyordu. Bu duygulu anın katiline Tanrı bile acımazdı. Karşı kaldırıma geçti ve yoluna gitti. Derken arkasından Ö. seslendi artık görmezden gelemezdi. İçinden bütün suçu ona yıkıp yüzünü sesin geldiği yöne çevirdi.
Ö.  onunla Ajans dışında bir yerde karşılaşmaktan mutlu görünüyordu. Birbirlerine sarışıp hal hatır sorduktan sonra Deniz'i geleneksel hafta sonu buluşmalarına davet ettiler. Bir avuç yakın arkadaş içki içip müzik dinleyecek; sohbet edeceklerdi.
Deniz, adamın duygularını yüzünde görüyordu: Sevdiği kadın konuşurken gözlerini ondan alamıyor her dediğini sükûnetle onaylıyordu. Böyle sevilmek ne güzel bir his olmalıydı ama Ö. hala öyle geride kalanları tesirindeydi ki, yaralarının sızısını duymaya öyle odaklanmıştı ki; karşısındaki taze aşkı göremiyor ya da görüyor ama karşılık verecek duyguları içinde bulamıyordu: İlgiye ihtiyacı vardı ama sevmek ona şimdi çok uzaktı. Geçmişi sırtından atamamışken yeni bir sorumluluğu taşıyamayacak kadar yorgundu.
E. hep halden anlayan bir adam olmuştu, karşısındaki kadının duygularını anlayıp önceleyecek kadar da geniş bir yüreğe sahipti. Yani bir süre daha sevdiğinin yanında belirsizlik içinde kalmakta bir sakınca görmüyordu.
Deniz işte tüm bu sessiz iletişimi kalpten duyuyordu.
Serin Ankara'nın ışıklı yollarından geçtiler. Yer yer az ve yer yer de çok insan gördüler. Yol boyunca bazen sustular ve bazen de saçma sapan esprilere güldüler.
Ö. nün başına gelen o korkunç taciz olayı çoktan geride kalmıştı ama hafızasına kazınmış anılar, bu gecenin içine, o geceden unutulmaz karelerini konduruyor, onu uçurup taa gerilere götürüyordu. Yaşananlar netliğini yitirmiş ama içinde bir yerlerde silik ve duygulu izler bırakmıştı.
Deniz geniş hayal gücü sayesinde metin yazarak para kazanmanın yanında, gerçek hikayelerin kurgusunu da zihninde güzel yapıyordu. Mekan, dekor, kostümler oyuncular ve replikler... geriye sadece canı istediğinde onları baştan sarıp oynatmak kalıyordu: Ö.nün evine doğru ilerleyen yol boyunca duyduklarını kurguladı ve bütün heyecanı ile yeniden izledi fakat bunu yanındaki iki kişi ne bildi ne de kendiliğinden fark etti. Zaten o da kötüyü hatırlatmayı hayatı boyunca sevmedi ve en çok da film izlerken tek olmayı severdi.
Ankara'nın ilikleri donduran soğuğundan merkezi ısıtma sistemiyle ılınmış teras katındaki eve girdiler. Henüz onlar eşikten girerken, içeriden genç insanların güzelliği ve neşesi sel olmuş kapıya doğru akıyordu. Mis gibi pişmiş tavuk kokusu ve herkesin elinde ucuz şarap dolu bir kadeh... Oradaki kimsenin pahalı bir içkiye verecek parası yoktu ama feodalizmin en parlak dönemlerinin yaşandığı Ortaçağdaki krallar ve prenseslerden daha lüks içinde ve en az onlar kadar mutlu oldukları kesindi. Soğuktan hemen sonra sıcakla buluşan tenlerde kan hızlı akmış ve yüzleri pembeleştirmişti; üstüne üstlük yemekten hemen önce içilen bir kadeh şarapta o pembeyi koyulaştırıp güzel bir ton vermişti. Gevşeyen bedenlerden gençlik taşıyordu; o  an her şey güzeldi Dünya bile!..
Deniz, hafta içi gergin ve sessiz iş gören arkadaşlarının özel hayatlarında ne kadar keyifli ve gürültülü insanlar olduğunu görmekten mutlu oldu. Fonda kısık bir sesle 80'lerin meşhur The Doors grubundan "Teachers çalıyordu. Melodinin içine dolduğu görüntü Deniz'i düşündürdü: Aslında o odadaki her biri "Gerçekleri kabul edip boyun eğmiş asilerdi."
İsyan bayrağını indirmiş ve zorlu varoluş savaşında hayatla ateşkes imzalamışlardı: Zamanlarının çoğunu istemedikleri ilişkiler içerisinde ve savunmadıkları düşüncelere hizmet ederek geçirseler de şimdi öyle değildi. Şimdi, canları ne isterse yapacaklardı. Zaman ve mekana hapis olmadan, mecburiyetten uzak, tercih ederek ve isteyerek orda kalacak, istediklerini istedikleri kadar yaşayacaklardı.
Müzik ve kelimeler birbirine karışıyordu ve Deniz hiçbir şeyi net duymuyordu. Bu anlamsız ses ona özgür olduğunu söylüyordu. O da bu anlamsızlığın içine dahil olabilirdi. Şimdi kural, kalıp, görev, yasak... defterinden silinmişti. Yeni bir sayfa açmak için hevesli, özgürlüğü iliklerinde hissetti.
Cepleri boş, ruhları zengin insanlarla; sohbet-muhabbet, yemek-içmek, müzik dinlemek-dans etmek... Dünü unutmak yarını düşünmemek.
Salon açık renge boyanmıştı, eski moda iki kanepe karşı karşıya yerleştirilmiş; camın hemen önündeki kalorifer peteklerinin önüne gelişi güzel puflar dizilmişti.  Karlı Ankara günlerinde bu sıcacık yerden manzarayı izlemek kimbilir ne keyifti. Çok geniş olmayan kare şeklindeki odaya bir küçük kare daha eklenmişti. Yuvarlak yemek masası ve onu çevreleyen  dikdörtgen sandalyeler buraya yerleştirilmişti. Buzdolabında muhtemelen her ne varsa cömertçe masaya dizilmiş, yemekler ve içecekler gösterişten uzak ama özenli sunulmuştu.
İlerleyen saatlerde misafirler masadaki yerini aldı.
Deniz, dakikaların tadını çıkarıyordu. Herkes içkiyle gevşemiş, E. ise sarhoş olmuştu. Zavallı E.nin aşk acısı kalbinden yükselip başına vurmuştu. Duyguları içinden taşıyor, gözünde yaş olmuş dışarı akıyordu.
Görenler müzikten sandı ama Deniz iyi biliyordu: Kalbindeki ateş büyümüş içini kaplamıştı. Dört bir yanına sıçrayan, kıvrıla kıvrıla oynaşan alevler tüte tüte raks ediyordu. Ateş bacayı sarmıştı.
E. orta boylu ve dolgun bir görünüme sahipti. Her zaman yüzünde yumuşak bir ifade taşır, sesini kontrollü kullanırdı. Deniz erkeklerin ağlamasından hiç hoşlanmazdı ama bu adamın etli yanaklarından süzülen gözyaşları belki bu özellikleri yüzünden ona hiç itici gelmedi. Hatta E.ye yakınlık duydu. Gözyaşları o an için birer inci tanesini andırıyordu. Okyanusun derinliklerinden çıkarılmış kıymetli taneler Ö. için bir anlam ifade etmese de Deniz insani bir zaafla kıymet vermekten kendini alamıyordu: "İçeride ateş olan duyguların, dışarı çıkar çıkmaz suya; sudan da inciye dönüşmesi ne büyük bir mucize idi!"
Geriye kalanlar E.yi susturmaya çalışmadı, onlarda kendilerini yaşıyordu. Kimisi birbiriyle sohbet ediyor, kimisi yemek yiyip içki içmeyi sürdürüyor bazısı da Deniz gibi olup biteni izliyordu. Gözler aynı yöne baksa da akıllardan geçenler başkaydı çünkü her insan ayrı bir Dünyaydı. Gözyaşının da anlamı anılarda saklıydı. Deniz sevinçten gözyaşı akıttığı anların tenhalığından şaşkına dönmüşken düşünmeye devam edip kalabalık kederlerin kadını olduğunu anladı. Aşk acısı yüzünden ağladığı zamanların uzunluğuna hayret ederek şimdi kendi için hiç bir anlam ifade etmeyen aşk geçmişinin hesabını yaptı. Bir adam ve parmaklarıyla sayamayacağı kadar çok kederli anı vardı. Onu yeniden hatırlamıştı ve bu hiç hoşuna gitmedi; daha fazla zamanını çalmasına izin veremezdi; Bu yüzden onun hayalini, temizlik yaparken eşikten giren sokak kedisini çalı süpürgesiyle kovan bir ev kadını gibi defetti. Kuyruğuna baka baka giden hayalin kırıntılarını da özenle süpürüp dışarı attı.
 Ö. ev arkadaşıyla birlikte masadan eksilenleri tamamlıyordu. E.nin ağlamasına alışkın görünen bir ifade takınıp işini yapmayı sürdürüyor ve sanki acıdan uyuşmuş beynini onun için yormuyordu. Gözlerinin gördüğü hiçbir olumsuz manzara beyninde yer etmiyordu. O hayata karşı netti: Artık yeri yoktu!
Deniz ise şarabını ufak ufak yudumlarken ilgisini çeken bir şey gördüğünde yaptığı gibi gözlerini cin gibi açmış E ile Ö arasında gidip geliyordu:  "İnsanoğlu değmeyecek şeyleri önemsemek ve böyle şeylere canını sıkmak konusunda son derece başarılıyken değerli olanı görmezden gelmek ya da görmek ve önemsememek konusunda da bir o kadar başarılı." diye içinden geçirmekten kendini alamadı.
Ö. karınları doyan ve içkiyle çakırkeyif olan arkadaşlarına yerinde bir öneride bulundu. Yerindeydi çünkü böylece gözlerinden yaş eksilmeyen "arkadaşını da" susturabilecekti.
~ Geceye bizim mekanda devam edelim mi?
Her hafta sonu dini bir ritüel gibi tekrarlanan gece gezmesi, yepyeni bir şeymiş gibi hevesle karşılandı.
O yere, her hafta değişik insanlar doluyor ve küçücük mekan ışıklar, müzik ve kalabalık sayesinde geniş ve heyecan verici algılanıyordu. Tabi, müdavimleri için sözleşmeden gidildiğinde dahi dostlarla karşılaşılıp kaynatılacak da bir yerdi. İşte o yer; Bir buluşma noktası, bir müzik ve insan keşif alanıydı.
Deniz, daha bahçesinden girerken tıkış tıkışlığında kaybolduğu ve içerisine adımını atar atmaz da kendini bulduğu mekanda, bir hayalet endamıyla süzülüp etrafını izlemekten sonsuz bir keyif alıyordu. O ileri derecede miyoptu ve sosyal hayatında gözlük kullanmayı uzun süre önce bırakmıştı. Dışarıda gördüğü fulü dünyada ayrıntıdan eser yoktu. Çapkın bakışları, alaycı mimikleri... seçemediği için istediği gibi davranabiliyordu. Onun gözlerinden kendi de bütün ayrıntılarıyla görünmüyordu; sadece belli belirsiz seçiliyordu. İşte bu dünya algısı, onu rahatlatıyor, istediği gibi eğlenebiliyordu.
Doğuştan gözlemlemeyi seven ve empati yeteneği gelişmiş Deniz için mekandaki insanların karakter haritasını çıkarmak ve birbirleri arasındaki ilişki ağını kurmak hiç zor olmuyordu. Karanlık bir ücra yerde antenleriyle yolunu bulan Petek Böceği gibi o da yaradılıştan yetenekliydi. Görmek için keskin gözlere ihtiyaç duymuyordu. O seziyordu.
Nasıl anladın? Nerden biliyorsun? sorularına karşılığı "Bazen bilmek için görmek (kanıt) gerekmez." oluyordu.
Cılız bedenini doyurmaktan aciz Deniz, şişman ruhunu mekana sığdırmakta zorlanıyordu. Tecrübe ettiği Dünya; ne çeşitli; en dokunan ve en vuran cinstendi. Tanımadığı ruhların karanlıkta dansları onu girdap gibi içine çekiyor ve hisler denizinde nefessiz bırakıyordu. Onca insan bedenlerinden soyunmuş saf enerjiye dönüşmüştü. Değişerek sonsuza kadar yaşayacak bir enerji topluluğu. Deniz'de değişiyordu: Katıyken eriyor; maviden pembeye dönüyordu. Dünyanın omuzlarına sertçe bıraktığı yükü karanlık bir köşeye çaktırmadan koymuş gibi hissediyordu. Pembeyken yaşamak ne güzeldi ve erimişken ve artık hafifken...
Kedinin renkli yumaklarla flörtü; yırtıcı tırnak darbeleriyle uysal patu vuruşlarını nasıl buluşturuyorsa; insanla, kedinin yumakla oynadığı gibi oynayan Tanrı'da önce tokatlıyor sonra peşi sıra okşuyordu: Deniz'in bütün hafta boyunca iş stresinden kaskatı kesilmiş boynu gevşemiş, kırıla kırıla ritim tutuyordu. Bu esnada gözleri de enerji yumaklarına dikkat kesilmiş kalpten izliyordu: E.nin rengi açılmıştı ve eğlendiğini görmek güzeldi. Ö. de yüzüne kuş gibi bir gülümseme kondurmuştu. Deniz yarın işyerinde bir araya geldiklerinde biliyordu: E. yeniden melankolik adam olacak ve Ö'de derin kederine gömülecekti ama şimdi onların yumuşak enerjilerini hissetmek iyiydi.

Gecenin sonunda herkes içkiden ve eğlenceden yorgundu. Evlerine dağıldılar. Bir hafta sonu da böyle geçip gitti.

19 Ocak 2016 Salı

Hafta Başı


Yaz en tatlı yüzünü göstermişti. Herkes sıcaklara eşlik etmiş ve güneşi gören çiçekler gibi  açılmıştı. Erkekler bol cepli şortlarını üzerlerine geçirmiş kadınlarsa etekleri, askılı tişörtleri, ifil ifil elbiseleri dolaplardan çıkarmıştı. Değişiklik, havada da olsa giyindiğin çulda da olsa iyiydi. İnsanın sıcak bir yaz gününde esen ılık rüzgarı teninde hissetmesi ne kadar güzel bir histi.
Ö. nün en sevdiği mevsim yazdı. Kendini daha özgür ve mutlu hissettiği bu zamanlarda arkadaşlarıyla buluşup içki içmek ve eğlenmek iyi geliyordu. Hafta içi bazen işten çıktıktan hemen sonra ve hemen hemen her haftasonu kendini ışıklı caddelere vuruyor, barlara atıyordu. Ve dinlenmek için kendine ayırdığı zaman neredeyse hiç yoktu. Çünkü ona göre dinlenmek için çok gençti.  Yaz gecelerinde sokaklar çiçek kokarken ve ay bulutsuz  gökyüzünden ışıklarını saçarken yaşını almış bunaklar gibi koltuğun üzerinde ve televizyonun hemen karşısında pineklemek iş değildi. Kanı kaynıyorken henüz hayatın tadını almalı, bal kavanozundan parmaklamalıydı.
Kanı hızlı akıyor, yaşıyordu. Arkadaşları nasılsın Ö.? diye sorduklarında en çok "Yorgunum."diye yanıt veriyordu. Eğlenceden hemen sonra tatlı yorgunluk iliklerine işliyor, yatağına uzandığında ayak bileklerinden sızıyordu. Ertesi gün iş yoksa öğlene kadar yatıyordu. Sonra sıkı bir kahvaltı ve kahveyle kendini iyi hissediyordu. Böyle yoğun gecelerin sabahında işe gittiğindeyse en çok kullandığı iki kelime "iyi değilimdi."
Ö. A.nın reklam ajansında müşteri temsilcisi olarak çalışıyordu, bazı günler telefonlar aralıksız çalıyor ve cahil müşterilerin kendini bilmez istekleri bitip tükenmek bilmiyordu.  Aynı odayı paylaştıkları muhasebeci hanımla iki ayrı kutup gibiydiler ve ona da katlanmak zorunda olmak yorgunluğunu ikiye katlıyordu. Birlikte çalan iki ayrı telefona cevap vermeye çalışırken telefon tellerine sıkışıp kopan boynunu, masasının üzerinde kanlar içinde zıplarken hayal ediyordu. Kopmuş başını telefonla konuşmaya devam ederken düşlüyordu. Süslü oda arkadaşı işini bitirdikten sonra internetten moda bloglarını takip etmek yerine çalan telefonlardan birine yanıt verse incileri dökülürdü. Tabi Çok Değerli Hanımefendinin boyalı ve yapılı saçlarını, ojeli tırnaklarını da hesaba katarsak zaten onun telefona bakmak gibi basit bir işi üstlenmesi yerinde olmazdı.
Ö. bu durumu A. ile daha önce konuşmuştu. Defalarca kez işe yetişemediğini ektra işler yapmaktan yorulduğunu takibini yaptığı müşteriler dışındaki telefonlara daha fazla bakmak istemediğini söylemişti. Müşteri temsilcisi miydi yoksa sekreter miydi belli değildi. A. bir personele daha para vermemek için işi resmen Ö. nün üzerine yıkmıştı.
Günlerden bir gün ne kadar yorucu bir durumda olduğunu patronuna göstermek için İki telsiz telefonu da peşi sıra çalmaya başlayınca, onları kaptığı gibi A.nın odasına koşmuş ve "Hemen şimdi aynı anda iki telefonla da konuşmayı başarırsan seni bir daha bu hususta rahatsız etmeyeceğim." demişti. Patron şaşkınlığını gizleyememiş ve bu güçlü anlatım karşısında afallamıştı. Söz, bazı zamanlarda durumu anlatmak için eksik kalıyor işte böyle zamanlarda hareket devreye giriyordu.
Bu davranış karşısında kalkanlarını kuşanmakta geciken A., "haklı olduğunu" oda arkadaşı ile konuşup telefonlara bakmasını rica edeceğini söylemişti. Tavuskuşuna emredilemezdi tabi ona sadece rica edilirdi. O renkli kuyruğunu açıp göstermesi A.nın yumuşaması için yeterliydi. Boyayla badanayla işini götüren kadınlardan hiçbir zaman olmamıştı ama böyle anlarda kör talihine küsüp sövmeden edemiyordu. Tanrı onu neden böyle cilve yoksunu yaratmıştı! Yalakalık yapmayı da hiç beceremiyordu. Düşüncelerinden utandı sonra şükretti: "Eksikti ama eğri değildi."
Hayatta vazgeçmemesi gerektiğini öğrendiği insanlık özellikleri vardı: Onur gibi. A.nın sempatisini kazanmak ve iş koşullarını iyileştirmek için kadınlığını kullanmaktansa ölmeyi yeğlerdi. Ki hiç de fena sayılmazdı. Beyaz tenli, balık etli ve kızıl saçlıydı. Üstelik güzelliğinin de farkındaydı. Erkeklerin vücut dili, erken yaşlarından beri ona çekici olduğunu anlatıyordu: Karşısında yüzleri şişen, göz bebekleri küçülen, dudakları edepsice yukarı bükülen çok adam görmüştü. Ama o sadece birini sevmişti.
Ankara'ya ilk geldiği yıl aynı kampüste Tıp okuyan S. ile tanıştığında onun hayatının erkeği olacağını anlamıştı: S. çirkin, zeki ve yetenekliydi. Bir müzik grubunda gitar çalışyordu, içmeyi seviyor ve çok konuşuyordu. Hareketli bir insandı ve ruhunun ritmi Ö.nünkine uyuyordu. Sanki aynı kişiydiler. Birbirlerinin aklından geçeni konuşmadan anlıyor her dakikayı yanyana yaşıyorlardı. İlk birlikte olduklarında sonsuza kadar onunla olacağına emindi ve ilk bebeğine hamile kaldığında henüz yuva kurmak için çok erken olduğundan fasülyenin karnından düşüp gitmesine razı gelmişti. S.nin yutturduğu küçük bir hapla evde bebeğini düşürmüştü. Çektiği acıyı, olayı her hatırlayışında yeniden yaşıyordu. İnce bir sızı karnına yerleşiyor ve sonra içinde büyüyerek yayılıyordu... Yattığı yerdeki beyaz çarşafın nasıl kırmızıya döndüğünü anımsıyordu. O günden sonra ne zaman beyaz ve kırmızı renkleri bir arada görse içi allak bullak oluyor; ateşi çıkıyor, elleri buz kesiyordu.
6 yılı birlikte geçirdiler. Aileler tanıştı, nişanlandılar. Bir yılda nişanlı kaldılar ve evlenecekleri güne çok kısa bir zaman kala S. başkasını sevdiğini söyleyerek ondan ayrıldı.
Şaka gibi!
Hastanedeki hemşireyle işi pişiren sevgili, çekip hayatından öylece gidiverdi. İnandığı her şeyin sadece kendi kurgusu olduğunu fark ettiği an terkedildiği andı. Sonsuza kadar mutlu yaşamak ne büyük bir ütopyaydı. Ona nasılsın? diye soranlara "İyi değilim" demeye işte o gün başladı.
O günden sonra müziği, içkiyi ve geceleri daha çok sevdi. Gevşemek ve unutmak için arkadaşlarına ve gecelere sığındı. Bir daha onu konuşmadı çünkü bütün iş arkadaşları ve dostları olup biteni duymuştu, bildiklerini biliyordu ve bu da durumunu anlatma zahmetinden onu kurtarıyor ve acısını yaşaması için ona kolaylık sağlıyordu: Aşırı davrandığında, haddini aştığında, sustuğunda ya da çok konuştuğunda, terslediğinde... biliyorlardı: O acı çekiyordu ve tüm bu huysuzluklarının nedeni de yediği bu büyük kazıktı.
Şükürler olsun ki; sığındığı insanlar, anlayışlı insanlardı! Onlarda başka başka nedenlerden kazığı tatmıştı ve acıyı tanıyordu.
A. bile zaman zaman diğerlerine gösterdiğinden daha fazla tölerans gösteriyordu. Ama işten erken çıkmak bunlardan biri değildi. Herkesle birlikte geç saatlere kadar çalışıyordu.
Yaz günü günler uzamıştı. A. Daha çok çalıştırmak için ek zaman kazanmıştı. Yetiştirilmesi gereken işler vardı; saat akşam on civarı kepenkleri kapadılar. Sıcak bir gündü. Ö. ve iş arkadaşı E. birlikte işten ayrıldılar. Otobüse bindiler ve büyük şehrin kıvrılan yollarından yan yana aşağı indiler. Otobüs yolculuğu Ö. için tamamlanmıştı E içinse 45 dakikalık bir metro yolculuğu daha vardı.
Ö. Hafta sonları insanlarla renklenen Kızılay'ın hafta başı griliğini hiç sevmiyordu. Koca meydanı bir başına yararak evinin olduğu yöne yayan ilerledi. Serin hava etini okuyor, eteğini havalandırıyordu. Esintide yürümek iyi gelmişti, yalnızlık da.
Ah bi'de şu kötü anılar olmasa...
Kızılay'dan Cebeci'ye yürüyerek 30 dakikalık mesafeyi anılarında kaybolmuşken aldı. Ayakları onu evinin hemen hemen önüne getirmişti. Birden arkasında bir karartı farketti. Sokak lambasıyla aydınlanan yolda adamın gölgesi gölgesinin üzerine düşüyordu. Korktu, adımlarını hızlandırdı. Bir yandan çantasındaki anahtarı arıyor bir yandan yürüyordu. Apartmanın önüne geldiğinde anahtarı kapıyı açmak için hazırdı. Kilide onu soktu, kalbi çarpıyordu, çevirdi ve kapı açıldı. Ağır demir kapı ağır ağır kapanırken o koşar adımlarla merdivenleri tırmanmaya başlamıştı ki, "yabancı el ayak bileğini kavradı." Sapık derin derin nefes alıyordu. Onu aşağı çekmeye, çekerken de eteğini yukarı sıyırmaya başladı. Sapığın eli bacaklarında sert bir şekilde geziniyordu. Ö. soğuk merdivenin üzerinde otomat kapanmış ve onları karanlıkta bırakmışken çığlık atmaya ve çırpınmaya başlayınca, sapık panikleyip Ö.nün kiloduna henüz asılmış pis elini de alıp kaçtı. Hepsi topu topu 15 saniye sürmüştü.
Sesi duyan bir kaç kapı açıldı, apartmanda yankılanan sesler iyi olup olmadığı soruyordu. "İyi değildi" ama bu sefer "iyiyim" dedi. Kimseyi yakınında istemiyordu; sorulara cevap vermek de. Yerinde doğruldu; otomat yandı, eteğini iyice düzeltti ve bacaklarının arasında sıkıştırdı. Bir süre soğuk betonun üzerinde öylece oturdu, yaşadığı şeyin ne olduğunu, ne hissettiğini bilmiyordu; donup kalmıştı, bomboş hissediyordu. Sonra kızaran ayakbileğini gördü, inceden sızısını duydu. Otomat ince bir tık sesiyle kapandı ve o karanlıktayken dank etti. Tecavüze uğrayabilir, bıçaklanabilir, ölebilirdi.
Sessizce ağlamaya başladı, hiç susmayacakmış gibi ağlıyordu. Ayağa kalktı hareketin etkisiyle otomat yeniden yandı. Avuçlarının içi çizilmiş derisinden kan sızıyordu. Yaşadığı ani şokun etkisiyle sinirleri gevşemişti ayakları vücudunu taşıyamayacakmış gibi hissediyor küçük ve temkinli adımlarla merdivenleri tırmanıyordu. Teras katındaki evinin önüne geldiğinde beş katı o titrek bacaklarıyla çıkabildiği için şükretti.
Kapının bacaklarına elleriyle dayandı ve bekledi. Zile basarak ev arkadaşını uyandırmakla titrek elleriyle kapıyı açmak arasında gidip geldi. Saat geçti, kimseyi uyandırmak da kimseye bir şey anlatmak da istemediğini farketti. Anahtarıyla eve girdi, karanlık kolidorda ilerledi ve kendini yatağına usulca bıraktı. Bacaklarını karnına çekip kendi kendine kapandı. Kollarıyla bedenini doladı. Kimse yoksa kendisi vardı şu hayatta. O gece yorgun ve hırpalanmış canına sarılıp uykuya daldı.
...
Karanlık odasında büyük bir ışık parlıyordu. Onu koruyan Mikail meleğin ışıklarından gözleri kamaştı. Hiç korkmadı, saf nurdan yaratılmış Kutsal Mikail'in yaşadığı ağır deneyimin mükafatını vermeye geldiğini anladı:  Ö. ona doğru yürüyordu, odası o yürüdükçe büyüyor adım attığı yol uzuyordu. Parmak ucuyla meleğine dokunmayı deniyordu. Bir dokunuş kadar yakındı ama yetişemiyordu. Meleğin onu götürdüğü yerden habersiz, içinde sonsuz bir teslimiyet hissiyle ilerliyordu. Dünyanın Allah'ın hikmetiyle 7 günde oluşunu izleyen bu büyük güzellik onu nereden almıştı ve nereye bırakacaktı? artık düşünmüyordu. Odasında mıydı, yerde mi gökte mi? Ayakları yere basıyor muydu yoksa kanatlanmış uçuyor muydu? Ölmüş müydü yaşıyor muydu?
Ö. Meleğine şiir gibi konuşmaya başladı:
Al beni dedi Meleğim, al ve götür.
Bak! dünya yeri ateş topu,
Yanıp, küle dönmeden ben,
Sıyır etimden, ışığımı sök kalbimden.
Kendine kat beni, içinde büyüt.
Annemin yumuşak karnı gibi, sarmala.
Nefes almıyorken atsın kalbim.
Bak! yaşayamıyorum burada.
Ait değilim ki bu yangın yerine.
Kara bulutlar çöküyor üzerime.
Her an biraz daha zor nefes almak.
Ben senin kızıl çiçeğin.
Aydınlığına susuyorken karanlıkta soluyorum.
Sen benim güneşim.
Yüzümü ışığına döndüm, Öyle parlaksın ki bakarken yanıyorum.
Yokum seninleyken,  ben de Melek oluyorum.
Oh(!) ne tatlı bir hafiflik, ne derin bir mutluluk.
İnce bir ışık huzmesiyim her yere konuyorum.
Dünyanın yedi katını yedi renge boyuyorum.
Ah Hayalim, öyle hafifledim! öyle hafifledim!
Dilerim Allah'tan, Doğmasın gün!
O karanlık yüzleri gözüm görmesin!
Yoksa satarım ruhumu şeytana, katilim olurum.
Yürürken bedenim karanlık sokaklarda ben kavrarım baldırları,
ben avuçlarım masumların kalçalarını...
Irzlarına geçerim ayaküstü.
Masum gözlerle yüzüme bakar, katilleriyle tanışırlar.

Ö. nün gözünün önünde yaşadığı karanlık gecenin görüntüleri belirmeye başladı. Kutsal Melek bir dokunuş uzağındayken ışık hızıyla geriledi ve çekilip gitti.
Karanlıktaydı yeniden, kendine yukarıdan bakıyordu: Gecenin koynundaki solgun odasında, kendini yatağının üzerinde çırıl çıplak oturuyorken gördü. Başını yere sarkıtmış, sanki ince urgandan bir ilmiğin boynuna geçirilmesini bekliyordu... İçinde korku ve isyan duygularını birlikte duydu. Çığlık atmak isterken uyandı!
Yatağından terler içinde uyandığında güneş çoktan doğmuştu. Lanet olasıca güne başlamalı, o boktan işine gitmeli ve yaşamaya devam etmeliydi! Gününü, çocuğu elinden alınmış şefkatli bir annenin, ıssız sokaktaki soğuk ve karanlık bir köşeden, gecenin bir vakti çocuğunun odasını izlemesi gibi izleyecekti: Gün; derin, duygulu ve yorgunken geçecekti. O yapayalnızken insanlar olacaktı etrafında. Ne yaşadığını bilmeyen, bilse de çok önemsemeyen ama -miş gibi yapmayı iyi beceren, yoğun mimikler ve boş gözlerle onu izleyen bir grup insan. Artık, kim samimiydi kim samimiyetsiz? kestiremiyordu. Sanki bütün dünya düşmandı ona ve onun hiçbir şeyi kaldırmaya gücü yoktu. Tükenmiş uyanmış, düne nefreti yüzünden bugününü kurban etmişti.
Kendini ölü gibi hissederken giyindi. Temizlenmek istemiyordu o yüzden sararmış yüzünü suyla ıslatmakla yetindi. Aynada gördüğü yüze uzunca bakıp kendini tanıyamadı. Çok soğuk bakıyor gözlerinin hemen altındaki mor halkalar ısıyı daha da düşürüyordu.  Eskiden onun olan sıcak bakışlardan eser kalmamıştı. Kimdi bu kadın ve ondan ne istiyordu? Bir an kendinden kurtulmak istedi, nasıl yapabileceğini düşündü: Aynayı kırıp bileklerini kesebilir, gazı açıp pencereleri kapatabilirdi... Sonra vazgeçti, henüz katil olmak için çok gençti. Aynadaki kadınla yaşamaya devam edecekti.
Yeni iş gününde yeteri kadar dinamik olamayacak sevgili patronunu ve akıllı müşterilerini memnun edemeyecekti. Yine de gitmeliydi. A. ya telefon açsa yaşadığı gecenin zorluğunu anlatsa anlar mıydı ki! 15 saniyelik küçük bir saldırı anı işe gitmemek için mazeret olamazdı. Sonuçta ne tecavüze uğramış ne de ölmüştü.
Apartmanın kapısından çıkarken saldırıya uğradığı merdivenleri henüz çiğneyip geçmişti. Kötü anıları film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Berbat hissediyordu ama kendine gelmeliydi. Derin bir nefes aldı ve hergün işe gitmek için yaptığı gibi yola koyuldu. Sanki ağır doz sakinleştirici ile uyuşmuş gibiydi. İçi yine bomboştu.
Ajanstan içeri girdiğinde çalışma arkadaşlarını giriş kapısının hemen karşısındaki mutfakta çay içerlerken buldu. Sıcak puğaça kokusu mutfağı doldurmuştu. Onların arasında kendini güvende hissetti. Tanıdık yüzler görmek iyi gelmişti. İlk selamlayan ve hatır soran" Deniz oldu. Ö. bir an durdu, gözleri ıslandı ve titrek sesiyle "İyi değilim." dedi.
Deniz'in gözleri büyüdü, yüzü gerildi. Bu sefer ki "iyi değilim!" daha başkaydı.
Gel Ö. dedi. Gel ve anlat, neyin var?
E'yi kovup mutfaktaki en güzel köşeye oturttu onu. L. Ö. için bir bardak sıcak çay koydu. Önce mutfaktaki üç kişi ardından diğerleri Ö. nün yüzüne birer birer dikkat kesildiler. Çünkü o yüz, sessizlikte konuşuyordu: Korku, endişe, heyecan ve en çokta derin bir hazımsızlık. Ö. henüz yaşadıklarını kabullenmemiş ve içindeki huzurlu mezarlığa gömmemişti!
Mutfak susunca Ö. sakince anlatmaya başladı, gözlerini elindeki çay fincanından ayırmıyordu, kızıl saçları önüne düşmüş yüzünün yarısını örtmüştü. Sakin ve üzgündü.
Gözlerini bu perişan görünen kızıl güzele çevirmiş ahali, duyduklarına inanamıyor; bebeklerİ kımıl kımıl kımıldıyor, zaman içinde büyüyordu.
Ö, demli çayından bir yudum almak için ara vermişken burun delikleri kan kusmaya başladı.  Herkes dona kalmıştı; zaten bu yaşanılanlara bu sukünet fazlaydı. Kızmızıya boyanmış yüzünü elleriyle örten Ö, dün geceden sonra ilk defa ağladı. Kan, gözyaşı ve terle ıslanmış bedenini pelte gibi sandalyeye bıraktı ve bütün temizlik işlerini ahaliye bıraktı.
Kulaklarında Lana Del Rey'in "Shades Of Cool" şarkısı çalıyor etrafını ise Tarantino filmlerindeki gibi kırmızı ve bulanık bir filtrenin gerisinden görüyordu. Dramatik bir anda, hafiflemiş hissediyordu.
...
Patron ofise geldiğinde Ö. yü temizlemiş ve odasına yerleştirmişlerdi. A. için yeni ve güzel bir gündü. Enerjik ve mutluydu; hemen arkasından ofisi koklayarak, kuyruğunu sallayarak  ve dilini sevinçle dışarı sarkıtarak güzeller güzeli de girdi. O an, ordaki en güzel ruh hali onunkiydi. Ö. nün başına gelenleri anlatmak görevi Deniz'e verilmişti.
A. duyduklarına üzüldü ve Ö.ye bir hafta izin verdi tabi bu bir hafta boyunca onun işlerini de Deniz görecekti. Her iki tarafında mutlu eden bir anlaşma olmuştu. Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçecek ve Ö. her şeyi hazmedip kendini tamamen yenilemiş olarak geri dönecekti.

Kötü anıları silmek için bir hafta yeterli bir süreydi!

Sıcak Bir Ankara Gününde

Deniz, güneşin yaktığı asfalttan çıkan buharları izleyerek yürüyordu. Blue Jean ve beyaz bir tişört giymişti. İnce bedenini sımsıkı saran pantolon yüzünden içi sıkışıyor nefes alırken zorlanıyordu. Az nemli hava rahatlık veriyor ama güneşi daha çok hissettiği için yanıyordu. Sonra aklına bir şeyler geldi artık düşünceler vardı; uçuş uçuştular. Onu kendinden geçiren, gerçekleri gözlerinin önünde kaldırıp savuran hayallerin içinde salınıyordu. Güneş silinmişti o an, asfalttaki buhar ve onun olan ayaklar... İlerliyordu: Nereye, kime, neden?
Kısa adımlarla yürüyordu. Hiç yorulmayacakmış gibi hiç acıkmayacakmış gibi yürüyordu.
Hayaller ne de güzeldi. İçindeki iki odalı evin duvarlarını yıkıp genişleten bir de denize doğru geniş bir veranda ekleyen hayaller olmasa sıkıntıdan ölebilirdi: Zehirli bir öpücük, Vahşi bir gülüş, Asi bir yanıt, Edepsiz bir ima, Gaddar bir aşık, Deli bir arkadaş... Hayallerde abartılı ve tehlikeli olan her şey çok keyifliydi.  Sıradan hayatını hayalleri olmadan nasıl renklendirirdi?
Bir film karesi geldi gözlerinin önüne, sonra en sevdiği şarkıyı işitti kulakları... Daha hızlı atmaya başladı adımlarını. Büyük binaların hemen önünde uzanan kaldırım bitmeden biri tuttu kolundan.
Geri gelmişti!
Arkasını döndü L.ydi. Onu yaklaşık iki yıldır görmüyordu. En son A.nın ofisinde iki çalışan olarak bir aradaydılar ve zaman ne çabuk geçmişti. Birbirlerinin yüzüne baktıklarında orda geçirdikleri günleri hissettiler, hatırlamak içinse çok kısaydı zaman.
L.nin kollarında sarışın bir oğlan çocuğu vardı. Çok güzel bir bebekti; annesi kadar güzel ve babası kadar sarışın... Deniz gözlerini bebeğe dikti. L. benim dedi. Kızardı yanaklarında taşıdığı elmalar... O an mutluluk hem görünüyor hem de duyuluyordu.
 Deniz dedi ki: Onu ne çok bekledin. Vay be vay be(h)... Hadi gel şurada bir kahve içelim.
... Deniz soruyor L. anlatıyordu. Çalışırken içinde tuttuğu bütün duygularını artık dile getirebilirdi, kaybetmekten korkmuyordu. O işyeri onun için maziydi; geçmiş gitmiş hikâye olmuştu.
Deniz karşısında oturan kadına baktı: Yolları geçmişteki günlerde tıpkı o gün olduğu gibi kesişmişti. İşyerindeki sıkışık odaların içinde birlikteydiler. Mekan ve insanları paylaşmışlardı ama hikayeleri başkaydı:  Eski günleri andılar. O zamanlar fark edip birbirlerine itiraf edemediklerini konuştular.
Diller çözülmüştü. Özgürdüler!
Özgürlük ne güzel bir histi: Son model bir arabayla geniş ve boş bir otobanda hızla yol almak gibi, Uçsuz bucaksız bir denizde büyük kulaçlar atarak yüzmek gibi, Yabancı bir ülkede kalabalık bir caddede yürürken kendi dilinde yüksek sesle konuşmak gibi, Tanımadığın bir düğünde halaya girip orada nefesin kesilinceye dek kalmak gibi...
İki kadın hızını almakta zorlanıyor, birbirlerinin sözünü keserek konuşmayı sürdürüyorlardı. Ortam kelimelerin etkisiyle ısındıkça ısınıyordu.  Serinlemek için soğuk meşrubatlar içtiler ve oturdukları yerdeki diğerlerini rahatsız etmemek için alçak sesle konuştular. Diyalog belirli bir ritim eşliğinde ilerliyordu. Aralarındaki ritim aksadığında ise susmaya karar verdiler ve ayrıldılar.
Deniz eve dönüş yolunda L. nin anlattıklarını düşündü. Nasıl hamile kaldığını öğrenince şaşkınlığını gizleyememişti. Sen onca ay tedavi gör sonra işten ayrılır ayrılmaz hamile kal! olacak iş değil. Stres adamı hasta eder diye boşuna demiyorlardı. O sıkıntılı ofis ortamından kurtulduktan sonra doğal yollarla hamile kalmıştı.
Deniz, A. nın L.ye sigorta yapmamasına nerdeyse sevinecekti. Eğer çalışmayı sürdürseydi belki bu sarışın güzel oğlanı dünyaya getirmeyecekti.
Hayatın aldığı ve verdiği şeylerde nasıl bir denge vardı? İnsanın aklı ermiyordu.
Deniz günlerdir varoluşunu sorguluyor ve haline acıyordu. Kendini arkadaşlarıyla kıyaslıyor ve kıyasladıkça eksiliyordu. Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında rotasız bir gemi gibi ilerlerken dalgalarla nasıl başa çıkacağını da bilmiyordu. Bozuktu kafası çok; ama L.yi ve başına gelen iyiliği düşününce serin bir esinti hissetti. Yelkenlerini bu esintiyle doldurdu: "Belki de rotasız bir gemi gibi görse de kendi kendine aslında değildi... Rüzgar ve sakin dalgalar onu gitmesi gereken yere götüreceklerdi. Bazen güzel günlere inanarak akışına bırakmak gerekti. Nihayetinde, gemi yolunu bulacak ve güvenli bir limana varacaktı. Bundan önce yelkenlerin rüzgardan boşaldığı günler de olacaktı. Normaldi.
Deniz L.nin başına gelen iyilikle, kalbini  doldurdu ve o an  boşluklarını sevdi.
Ve şöyle dedi:  "Teşekkür ederim Allahım. Bugün bana anlatılanlar için teşekkür ederim."

L. den ayrıldığında güneş ışıklarını kısmıştı. Adımlarını sıklaştırarak evinin yolunu tuttu ve Deniz'in aklına yine düşünceler uçuştu. Akıl defterine karaladığı mısraları mırıldandı: Bomboşum. Teneke bir kutuyum. Sağımda solumda, önümde arkamda insanlar. Yalnız, kalabalık var. Tekmeleniyorum. Ben savrulurken rüzgar içime doluyor. Uğulduyorum, tınlıyorum. Katlanıyorum. Çünkü içimde kağıtlar, yumruk yumruk sıkılmış olacaklar. Kelimeler dolusu kağıtlar (!) Onlar olana kadar, şikayetim yok. İçimi boşlukla dolduruyorum.

29 Aralık 2015 Salı

Bir gün iş yerlerinin birinde


Sabah saat tam sekizdi. Küçük, basık ve karanlık oda insan ve makinelerle doluydu: Bilgisayarlar, yazıcı ve tarayıcılar... Masalar kare şeklindeki odanın duvarlarını çevrelemişti. Yukarıdan bakınca harap bir çerçeveyi andıran bu odanın içindeki resim; karanlık renklerden oluşan, fırça darbelerinin görünüşte düzensizce vurulduğu, pek çok yoruma açık ama kesinlikle insanın içine kasfet ve sıkıntı veren bir resim olurdu.
Bir avuç insan vardı ve gözleri yeterince yatakta kalamamaktan ya balon gibi şişmiş ya da tersine içine kaçıp ince bir çizgi oluşturmuştu. Dudakları birbirine ezbere bir günaydın dedikten sonra masalarına yığılmış şehrin meşhur simit dükkanlarının birinden aldıkları poğaçaları çay ya da kahve eşliğinde kemiriyorlardı.
Geldikleri yollar ve aldıkları mesafe farklıydı ama o ofisin içinde geçirecekleri zaman aynıydı: En az 12 saat. Haftanın 6 günü günde 12 saatten ömürlerinden en az 72 saat maaş karşılığı satılmıştı. Bazıları işe daha çok yaradıkları bazıları da gerekli sabrı göstererek aynı yerde uzun zamandır çalıştıkları için sigortalanma hakkını kazanmışlardı.
Odanın ortasında turuncu bir soluklanma noktası vardı. Bu nokta, ne koltuk ne sandalye ne de pufpuftu. Formu bozuk, tanımlanması güç bu genişçe oturak Reklam Ajansının logosu şeklindeydi. Bu gri resmi renklendirmek için tam orta yere oturtulmuş bir turuncu renk. Zamanla biriken pislik yüzünden o da canlılığını çoktan yitirmişti. Ama en azından turuncuydu işte!
Ajansın insanları cins cinsti: Arıza yapanı- orta yolu bulanı, tepeden bakanı-altta kalanı, çok konuşanı- hep susanı...
A. ajans patronuydu. Herkesten sonra kasılarak odaya girer, entelektüel kapasitesini ve yaratıcılık melakelerini kanıtlamak istercesine bir kaç salak laf söyler ya da espri yapardı. Yanından ayırmadığı ve hiçbir zaman itiraf etmese de ona karizma katması için sahiplendiği bir Golden Retriever cinsi köpeği vardı.  Köpek gerçekten çok sıcakkanlı ve güzeldi ama bir baharatın adını da taşımasına rağmen çok kötü kokardı. Bu dünya güzelini yıkayıp tüylerini düzenli tarasa ölürdü sanki. Ama zaten kendisi de pisti, tırnaklarının içinde her zaman karanlık kalıntılar olurdu. Kendini bile temizlemeye üşenen birinin köpeğini böyle dolaştırması da şaşmamak gerekti. Hiç mi güzel bir yanı yoktu peki bu A.'nın? vardı elbet: İnsanlara sonsuz bir samimiyetle yaklaşıyormuş gibi yaparak onları uzun saatler çalıştırmayı ve sigortalarını ertelemeyi çok iyi becerirdi. Ses tonu ve giyim tarzı da fena sayılmazdı.
A'nın Ajansında iş akışını planlamak için haftalık toplantılar yapılırdı. Genellikle pazartesi günü gerçekleşen bu etkinlik; karizmatik kasılmalar, ukala böbürlenmeler, çay-kahve ve güzeller güzelinin oda da endamla salınması eşliğinde geçerdi. Bu kendini beğenmiş reklamcı topluluğu ne kadar zavallı şartlarda çalıştıklarını görmezden gelerek işleri yükleniyorlardı.
Aslında kendilerini beğenmek için nedenleri vardı, hiçbiri boş insanlar değillerdi: İyi okullar okumuşlardı. Yarışmalardan ödüller alanlar, kendi sergilerini açanlar bile vardı. Onların işlerini yapmak için yetenekli, eğitimli ve becerikli olmak gerekti. Belki tüm bu meziyetleri yüzünden kasılmayı, böbürlenmeyi hakediyorlardı ama yakışmıyordu. O iş yerinde, o şartlar altında çalışırken bütün o kendini sevme ve yüksekte tutma hali eğriti ve çirkin görünüyordu.
 L. bunu en iyi gözlemleyendi. Ajansın temizlik ve yemek işlerine bakan bu genç kadın ancak ilkokulu bitirebilmişti. A.'nın mutfak masrafları için ayırdığı bütçe o kadar yetersizdi ki sürekli işini iyi yapamadığından ve ayın sonunu zor getirdiğinden şikayet ederdi. Her gün ucuz ve bir önceki günden değişik bir şey pişirmek için kafa patlatır sonunda yine pilav ya da makarna da karar kılardı. Haftanın en az iki günü yenen makarna bir gün yoğurtlu bir gün domatesli pişerdi.
L. bütün ajansı temizlerdi ve bu sayede her odaya girer kimin ne yaptığını görürdü. Kim masa başında ne kadar kalıyor? Kim iş saatlerinde facebook, msn kullanıyor? Kim telefonda uzun konuşuyor? Kim kaç bardak çay içti? Çalışanlar, onu önemsemediklerinden ondan korkmadıklarından kendileri gibi olabiliyorlardı ve bu bütün eksiklik ve hatalarını gözler önüne seriyordu. L. her birinin karakterinin röntgenin çekmişti: A.ya yalakalık yapan kim? Az çalışıp çokmuş gibi gösteren kim? Kim yalancı?...
Patronlar kötüydü ve çalışanlar da kusurlu. Bu birbirini tetikleyen iki ilişki durumuydu: Çalışanlar disiplinli bir çalışma temposu sergiliyormuş gibi görünüp kendi küçük yalanlarını söyleyerek işten kaytarıyor; A.nın adaletsizliklerine karşılık veriyorlardı. Hepsi etki-tepki meselesiydi. Ama A. verdiğinden fazlasını her şekilde alıyor,  genel olarak işleri tıkırında yürüyordu.
L. bu terazi- kefe bağlantısını çoktan kurmuştu. Gerçeği çırılçıplak soymuş onun anadan üryan halini izliyordu. İzlenimleri sinirlerini bozuluyor, kızarıyordu. Paraya ihtiyacı olmasa çoktan çıkar giderdi ama sakinliğini korumalı ve çalışmalıydı. Yoksa hastane giderlerini nasıl karşılarlardı?
L. kendinden 13 yaş büyük M.  ile çok genç yaşta görücü usulüyle evlenmişti. L henüz 16 yaşındayken tanıştırılmışlar ve birbirlerine alışmaları için 2 yıllık bir süreyi nişanlı olarak geçirmişlerdi. Annesi sözlüsüyle onu ilk kez evlerinin odalarından birinde yalnız bıraktığında heyecanlanmış ve korkmuştu. Kendinden oldukça büyük olan bu yabancı, şefkatli ve sıcak tavırlarıyla onu varlığına alıştırmıştı. Duygusal yakınlaşmayı fiziksel yakınlaşma izlemişti. Adam ona dokunmasını istemiş ve öpmüştü. "Biz karı-koca olacağız." demişti. L. M'yi sevmesi gerektiğini anlamış görüşmeler sıklaştıkça kendini daha rahat hissetmiş ve özgür bırakmıştı. Evlendiklerinde M. artık onun için bir yabancı değil iyi bildiği ve sahiplendiği bir adamdı.
Şimdi 6 yıllık evlilerdi. M. 30'larının L. ise 20'lerinin ortasına gelmelerine rağmen çocuk sahibi olamamışlardı. Güvenlik görevlisi olarak çalışan eşinin hem evi geçindirmek hem de tüp bebek masraflarını karşılamak için gerekli parası yoktu.
L. bebek sahibi olmak için çalışıyordu. Dönem dönem aşılanıyor ve sonucun olumlu olması için dua ederek hayatının rutin akışını sürdürüyordu: A.nın mutfağında sabah yedi buçuk akşam altı iş görürken pozitif şeyler düşünmeye ve stres yapmamaya gayret ediyordu. Masalardaki bardaklar çoğalırken sakinliğini korumaya çalışıyordu, güzeller güzeli tüylerini yeni temizlediği zemine dökerken ve karlı Ankara günlerinde çamurlu ayaklarıyla ofiste koştururken sakinliğini korumak zorundaydı.
Ah! misafirler... Ajansa ne zaman misafir gelecek olsa A. bir gün önceden onu uyarır ve ofisi yemek kokularıyla doldurmamasını rica ederdi. Çizdiği imajın mükemmelliği için bu şarttı, yağ ve yemek kokularının eşliğinde reklam bıdı bıdılarının karizması nerede kalırdı? Bir reklam ajansı önce kendini iyi satmalıydı diy mi? Susuzluk hiçbir şeydi ve imaj her şey!
A. bazı zamanlarda da misafirlerini yemekte ağırlamak isterdi.  O zamanlar ajansın sofrası şenlenir; Kalıcı lezzetler damaklara yerleşirken ağızda yuvarlanan havalı kelimeler mutfakta uçuşurdu. O günler zihinlerde  "Güzel zamanlardı!" hanesine işlenirdi.
L.nin işi zordu ama bu zorluğu ajansta anlayanlar olsa da birkaç ahlama ve vahlamadan başka bir karşılık görmez kimse çözüm üretmezdi: Masalarda bardaklar yine birikir, karlı günlerde yerler çamur içinde kalıncaya kadar yine  çiğnenirdi. Hal böyle olunca sakin kalmak zorlaşır ve aşılama yine ve yeniden başarısızlıkla sonuçlanırdı.
L. nin içi ne zaman bir bebek görse özlemle doluyor, kalbi ağırlaşıyordu. Böyle anlarında bile kendini o iş yerine yükten ağırlaşmış bir çuvalı zor bela fırlatır gibi atıyordu. Aylar birbirini kovaladı durdu ve böylece bir yıl doldu. Bir iş yerinde yıllanmak demek maaşına zam demekti ve o kadar zaman beklediğine göre sigortası da ödenmeliydi.
...Patronun odasına girmeden önce gergindi.
Kelimeleri nasıl yan yana dizeceğini hesapladı. A.yı ikna etmek istiyordu çünkü ondan gelecek olumsuz bir cevaba artık sabrı yoktu. Hayatında işyerini daha katlanılır hale getirecek bir gelişmeye ihtiyacı vardı. İşini sevmiyor ama orda çalışmayı sürdürmek istiyordu. Bir yandan da korkuyordu: Ya A. ona istediklerini vermezse? Kapıyı çekip gidecek miydi yoksa içine doldurduğu bütün o güven ve kararlılığı bir balon gibi söndürüp büzüşmüş ve kalıpsız bir şekilde orda kalacak mıydı?
Tüm bu çelişki ve belirsizlik içerisinde A’nın kapısını çaldı: A. aslında meşgul olduğunu ama yine de girebileceğini söyledi! L. günlerdir ağzında biriktirdiği kelimeleri teker teker döküldü. Utana sıkıla çıkardığı her kelimede yüzü biraz daha yanıyordu. Yanaklarının hemen üzerinde iki güzel kırmızı elma yeşerdi ama bu elmaları yeşerten “Utançtan Güneş”, Patronun kalbini aydınlatmaya yetmedi çünkü vicdanındaki karanlık örtü, L.nin güneşinden yansıyan ışıkları süzüyordu.
A. matematik bölümünden mezun olduğu için 4 işlemi iyi yaptığından mı yoksa patron rolünü hakkıyla oynadığından mı bilinmez çıkarlarını iyi hesapladı: Onun için kasasından ekstra çıkacak her kuruş zarardı. Büyümek için kazanmak ve az harcamak gerekti. Tabi bu düşüncesini dürüstçe söylemek salaklık olduğu için hemen kılıfına uydurdu ve bu işe ihtiyacı olduğunu çok iyi bildiği L.nin talebini ustalıkla geri çevirdi:
(Odayı ve adamı daha betimle) Kirli tırnaklarını masaya vurarak dedi ki: "L.ciğim, sigorta için biraz daha beklemen gerekecek.  Çünkü senden daha uzun süredir bekleyen arkadaşların var. Eğer önce sana ... yaparsam bu diğerlerine "haksızlık" olur. Zamma gelince, "MAAŞINA EK 75 TL" olarak düşündüm."
... L. odadan çıktığında, yanaklarındaki o yenilesi kırmızı elmalar solmuş;  yüzü sapsarı kesilmişti. Kendini tükenmiş hissediyordu. Hiç bir yanıt verememiş Patronunun karşısında kurumuş kalmıştı. Ağlamak istiyordu ama kimse onu ağlarken görsün istemiyordu. Sakinleşmek için kocasının sesini duymaya ihtiyacı vardı. Mutfağına döndü ve eşini aradı,

telefon uzun uzun çalsa da açılmadı.  

24 Ekim 2015 Cumartesi

KİTAP


O yıl yaz kavurucu derecede sıcaktı. Evlerin içine dolan hava nem yüklüydü ve bu nefes almayı zorlaştırıyordu. İnsanların yüzeyinde biriken ter, tanecikler oluşturuyor sonrada yolunu bulup aşağı akıyordu. Bu yolculuk sanki yerçekiminin gözle görülür kanıtıydı. Yukarıda başlayan ve aşağıda biten pek çok şey gibi: Yaşam ve ölüm, bir saniye önce daldayken bir saniye sonra yerdeki elma, gökyüzünden yeryüzüne kayan bir damla...
Deniz, uykuyu severdi ama yataktan sırılsıklam uyanmaktan nefret ettiği için yaz aylarında erken kalkmayı tercih ediyordu. Güne erken uyanmak için bir amacı yokken öyle yapıyor olmak sinir bozucuydu ama ter içinde kalktığında da sinirleri bozuluyordu; çünkü hasta hissediyordu. Hayatta yaptığın tercihleri tartmak aslında böyle zamanlarda boşa çabaydı çünkü kefelerdeki ağırlık eşit çekiyordu.
Eşya dolu küçük odasındaki yatakta saatlerce film, belgesel izliyor ve İngilizcesini geliştirmek için kitap okuyordu. Aslında bu ilk kalın İngilizce romanıydı ve bu yüzden heyecan duyuyordu. Kendinden hoşlanıyordu böyle zamanlarda. Ama genellikle boş işlerle uğraşan varoluşu gereksiz bir kız gibi hissediyordu. Bazen de küçük çevresindeki bir kaç kişiye verdiği pozitif enerji yüzünden kendini gerekli görüyordu. Tanrının onu yaratmak için de bir nedeni vardı muhakkak yoksa neden vardı ki? Kendileri farkında olmasa da otlar, böcekler bile bir işe yaramıyor muydu? Bir nedenden var değiller miydi? Tabiat anaya çalışmıyorlar mıydı!
Çalışmak... Deniz iki yıldır çalışmıyordu. Babasından yeniden harçlık alıyor ve daha önce öğrenmek için fırsat bulamadığı şeyler için kurslara yazılıyordu. İnsanlarla tanışıyordu. Kendi gibi ne çok insan vardı, önceden bu kadar çok olduklarının farkında değildi. Çoğunluğun amacı daha donanımlı olmak ve garantili işlere girerek düzene en iyi şekilde hizmet edecek çalışanlara dönüşmekti: Böylece para ve saygı kazanacaklardı; mutlu olacaklardı.
Mutsuzlardı. Genellikle evleri olmadığı için ve arabaları... Deniz, üretmediği için mutsuzdu; ülkeleri gezemediği için mutsuzdu. Ayrıca onu uzaklara götürecek bir araba da hiç fena olmazdı. Zamanını ve becerisini birileri çok kazansın diye satacak karşılığında biraz para alacak ve onunla da merak ettiği her yere gidebilecekti. Ya da ...bilecek miydi? Zamanını ‎satarken oraları görmek için zaman bulabilecek miydi? Ya enerji(?) enerjisini vakum gibi emecek o "iş" için ıkınırken ve kıçından terler damlarken kendini şimdiki kadar istekli hissedecek miydi?
Muamma... Gelecek kocaman bir belirsizlik ve herkes gibi o da bunu görmezden gelerek  planlar yapıp sahip olmadıkları için bugünü kurban ediyor ve kendine acıyordu. Yetinmiyordu.
Yetindiği zamanlardaysa mutluydu: Gecenin ortasında, bulutların hemen gerisinde parlayan  aya bakarken, rüzgarın getirdiği deniz kokusunu alırken, ılık bir duştan hemen sonra havluyla yatakta uzanırken, lezzetli bir yemek yerken ve hemen üstüne türk kahvesini içerken, kankasıyla kendilerince büyük sorunlara basit cümlelerle çözümler üretirken, saçmalıklara  gülerken...
Saçmalık... Üniversitenin ilk yıllarında saçma sapan ne çok şeye gülerdi. Dört kız arkadaşlardı ve oldukça deli dolulardı. Masumiyet yüzlerinden akarken arsızlık yapıyor ve bazı yerlerde de pek sevilmiyorlardı: Toplu taşıma araçlarında, sinema salonlarında ve tenha sokaklarda... Yerli yersiz gülüşleri ve yüksek sesle konuşuşları birilerinin tahammül sınırlarını aşıyordu. O birileri genellikle orta yaşlarda ve yorgun oluyordu. Akşam saatlerinde işinden dönerken ve başı çatlayacak kadar ağrırken bir grup gencin saçmalıklarına tanıklık etmek sinir bozucuydu tabi.
Deniz şimdi hak veriyordu: Katlanmaları gereken o kadar çok şey vardı ki yetişkinlerin: En azından, iş, eş ve çocuk sorumluluğu çoğunda ortaktı. Bu üçlemeyi kuranların hayatlarını düzene koyarak mutlu olacakları varsayılır ve büyükler tarafından bu düzene teşvik edilirlerdi de; neden çoğunlukla öyle olmazdı (!): Bu insanların gözlerinden yorgunluk ve mutsuzluk akardı. Anlayışlarını çevrelerine karşı çoktan yitirmiş sükunet arayan bi'çarelere dönerlerdi. Başka birilerinin gülüşünden rahatsız olup mutsuz insanlara "Neyin var?" demekten sakınmıyorsa biri, onun gibilerden oluşan toplumun vay haline! Kendine benzeyene duyulan yakınlık hissi onları kümeliyordu. Evlerin mutfaklarında, iş yerlerinin balkonlarında çay içerken, sigara tüttürürken toplaşıyorlardı. Gökyüzünden bir dürbünle baksan mutsuzluğun rengini görürdün: Aralara serpiştirilmiş minik renk kümelerine tahammülleri olmayan gri şehirlerin gri insanları...
Ankara... Deniz bu şehre henüz 18 olmamışken adım atmıştı. Ankara Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler ve Tanıtım okumaya hak kazanmıştı. 1990'lı yıllarda Mersin gibi küçük bir yerden çıkıp oralarda okul okumak adama kalite katıyordu. İnsanın hayalleri ve hayattan beklentileri büyüyordu. Oysa o zamanlarda farkında olmasa da pek çok konuda olduğu gibi bu konuda belirsizlikten ötesi yoktu. Onca genç, örümcek ağlarıyla dolu nemli ve kalabalık bir ormanda uçan bir grup sivrisinek gibiydi ve ağa takılmadan uçabilenler ölmüyordu. Henüz ölümü akıllarına bile getirmeyen ve yaşamı tanımayan bu grup için ödül de kayıpta büyüktü.
Küçük ve tecrübesiz... Herkes öyleydi ama bazılarının tecrübeli ebebeynleri, bazılarının yetenekleri, bazılarının şansları... vardı. Avantajlı olanlar sıyrılacak ve piyasada parlayacaklardı. Kutsal Kitapta Allah adildir der ve Onun tarafından adalet nasıl sağlanmıştı bilmeye insanın aklı yetmez; yine de görüntü de kimse eşit değildi. Zaten tüm bu altta kalma ve üstte olma halleri bu yüzden değil miydi? Mesela, herkes aynı renkte saça, buruna, göze, yeteneğe, karaktere... sahip olsa, aynı şeyi düşünüp konuşsa, yine böyle bir rekabet ortamı doğar mıydı? Deniz uzaylılara inanırdı;  belgelsellerden onların ileri medeniyetler kurduklarını öğrenmişti. Onlar tek tiptiler: Taşıtları aynıydı; ışıklı plaka şeklindeki hava araçlarını kullanıyorlardı. Kıyafetleri yoktu ve vücutları, kafa yapıları, yüzleri, o iri gözleri... aynıydı.  Bu aynı olma hali bir olmalarını sağlamış olabilir miydi? Bir bütünün birbirinin aynı parçaları olmak rekabeti, çekişmeyi, savaşı önlemiş miydi? Nihayetinde medeniyetlerini yıkımdan kurtarmış ve gelişmemişler miydi?
Aslında görüntüde Dünya'da da işler o yöne doğru evriliyordu; herkes birbirine benzemeye başlamıştı. Mesela yüzler, kıyafetler, beklentiler, istekler... ama biz de bu pek de birlik duygusu yaratmamıştı sadece benzemiştik işte. Tükettiklerimiz ve istediklerimiz benzeşmişti. Ama yapay tanrılar tarafından tepelerden bir yerlerden tüketilmesi istenenler çeşitliydi ve isteklerde sınırsızdı. Bu benzerlikte bile birçokluk vardı: Kalabalık ve pis bir keşmekeş...
...Yapay Tanrılar, işini bilir. Herkesin istediği ortak arzu nesneleri yaratıyorlardı. Bir insan arzulanabiliyordu ya da bir çanta. Yani çanta da insan kadar değerliydi ve ona sahip olmak arzulanan olmak demekti. Çanta üstünlük duygusu veriyordu çünkü çevre tarafından güzel ve kaliteli algılanıyordu. Bu algıyı yaratan ve kümelere yayansa Yapay Tanrı'nın eliydi: Reklamlar!
Deniz üniversite yıllarında reklam yapmaya bayılıyordu. Bir reklam ödevinde düşündüğü cüretkar fikirle bir kaç kendini kanıtlamış öğrencinin ve bir öğretmeninin hoşuna gitmişti. Onunda birilerinin hoşuna gitmek hoşuna gitti ve reklamcı olmaya karar verdi. Ya da hayır eksik söylüyorum belki biraz fazlası: Düşünmeyi seviyordu, fikirler bulmayı ve kelimelerle arsızca oynamayı: Onların eteğini kaldırıp gerisine berisine bakarken ve baştan çıkarıp şekilden şekle sokarken kendini cennetten kovulan kötü melek gibi hissediyordu.
Kötülük hiç bu kadar güzel olmamıştı. Anlamları kat kat giyinmiş kelimeyi usul usul soyuyordu. Bazen içki ve iyi müzikle onlara yükleniyor ve yepyeni anlamlar doğurtuyordu. Bu mahrem ilişki özel sektörde iş bulup çalışmaya çalışınca bitti. Önce patron vardı, sonra patrona para veren müşteri ve patrondan para alan diğer çalışanlar... Deniz ise onu elden almayı hiç sevmedi.
Geçinmeliydi. Önce iş hayatındaki tuhaf ilişki örgüsünü bir süre anlamadı. İşini yapmak istiyordu ve özgür olmak; işinde de hayatında da. Ayaklarının üzerine sağlam basmak istiyordu ve kendini istediği gibi yaşamak. Ama bunu isterken diğer insanları ve onların tuhaf oyunlarını hiç hesaplamadı.
Suskun... Deniz, haksızlığa uğradığında susmayı seçiyordu. Aslında bu tamamen korkuyor olmasından kaynaklanıyordu. Yalnız başınaydı ve güçsüzdü. Evinin kirasını ve faturalarını ödemek için işe ihtiyacı vardı. Dolayısıyla kazancını sürekli kılmak için çevresindeki adaletsizliklere ve saygısızlıklara katlanmak zorunda olduğuna inanıyordu.
Öğrenilmiş çaresizlik... Deniz akıllı bir kızdı ama düzenin patronlara verdiği güçten ve kendi gibi iş için deliren yetenekli insanların varlığından duyduğu kaygı onu köleleştiriyordu: "Daha iyisini nerden bulacağım? Benim gibi birini basit bir gazete ya da internet ilanı ile kolayca bulabilir!" İşte zihninde kendi kendine tekrarladığı bu basit iki cümle bütün özgüvenini alıp götürüyordu.
Farkında değildi "eşsizdi o!" Herkesin kendine göre sadece onda olan bir gücü vardı. Bu güç; iyi konuşmak, iyi yazmak, iyi hesaplamak, iyi giyinmek, iyi gülmek olabilirdi. O zengin hayal gücünü ve kelimelere hükmetme yeteneğini görmezden geliyor kendini basitleştiriyordu.
Patronlar... Ah o patronlar... Denizin hayatından çokça patron geçmişti. Hepsinin tepeden bakan bir gözü vardı: Konuştuklarında kafalarının üzerinden yükselen kıvrak boyunlu bir tek göz. Bu göz çevreyi 360 derece görebiliyordu. Herkese hakim olma ve her şeye hükmetme arzuları o kadar büyüktü ki o yılan gibi kıvrılan ve defalarca kez kırpılan göz her şeyi inceliyordu. İnsani hiçbir pürüze tahammülü yoktu: Geç kalmak, hastalanmak, tatile çıkmak, özel günler... Patronlar bir makine gibi çalışmanı istiyorlardı çünkü kiranı ve faturalarını ödeyebilmen ve yemek yiyip karnını doyurman için sana para veriyorlardı. Hayattaki tatlı bütün zevklerden mahrum kalarak varlığını sürdürebileceğin kadar para. Ne büyük bir lütuf! Karşılığında aldıklarını ise küçümsüyorlardı. Senin eşsizliğini görmezden gelerek karşında büyük bir gevreklikle övünüyor ve gerekli zamanlarda sözleri ve tavırlarıyla zihninin arka odalarından birinde uyuyan o iki basit cümleyi uyandırıyorlardı:  "Daha iyisini nerden bulacağım? Benim gibi birini basit bir gazete ya da internet ilanı ile kolayca bulabilir!"
Övgü... Deniz, ölür müsünüz be kardeşim diyordu. Takdir etseniz ölür müsünüz?  Karşındakinin kendine güvenini bir piton yılanı gibi bütün bütün yutarak karnını şişirmek hoşuna gidiyor değil mi(!) Pis canavar, bok suratlı asalak! Dilerim geberirsin!
Küskün... Deniz bıkkın bir anında Akıl Defteri'ne şöyle karalamıştı:

"Bir konu başlığı verin bana, Öyle bir konu olsun ki dokunsun, vursun. Öyle bi’ başlık atayım ki ona büyük ve siyah olsun. Nasıl düşünmüş desinler, Nasıl gelir ki insanın aklına böyle şeyler?(!) Gelir işte, geliyor; ispatlasın kelimeler! Kelimeler yayından fırlayan oklar gibiler, Vurulsun, aklın saklı yerlerindeki düşünceler. Okudum dank etti desinler! Tatlı bir kıskançlık hissetsinler. İsmimi merak etsinler, geldiğim yeri… Gideceğim yerle ilgili akıl yürütsünler. Ya da sustum, ya da yazmam, Mutlu etmem kendimi: Akılda etmem, fikir zikirde dillendirmem. Ne gerek var ki, ne önemi var? İstemem konu başlığı, vermeyin! Büyük harflerle, siyah renkte yazmam da onu! Kim kimi dinliyor ki bugün? Kim kimi anlıyor? Memlekette takdir edilmek için ölmek gerek! Yazmak için ölüyorum, Ama ölüm takdir edilsin istemiyorum(!)Konu başlığı istemiyorum, Hiçbirinizden hiçbir şey istemiyorum. Rahat bırakın yeter!"

devam edecek...