yolculuk notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2012 Cuma

YOLCULUK NOTLARI (DOKUZ)

Koltuğumdaki El
…

İleriye bakarken gerisini gören insan görmedim ama tahminim benim gibi yanlarını gören çoktur. Yine dolmuştayım; yine, yine, yine! İlk durakta binip son durakta inan biri olarak dolmuşun/m kadim yolcusuyum denebilir. Biri biner, diğeri iner; yanım, ötem, berim dolar dolar boşalır; değişir de değişir ama ben hep ordayımdır: koltuk gibi, tutunma direği gibi, inecek var düğmesi gibi… Dolmuşun ister gerisinden ister berisinden say “demirbaş” (!) Dolmuştaki düşüncesiz kocabaşlardan olacağıma bin kez demirbaş olmayı yeğlerim.

Soldan üçüncü sıradaki çift kişilik koltuğu “biri”yle paylaşıyorum. İsimsiz cisim= biri! Biri iniyor biri biniyor sürekli. Sonra, yolun sonu görünüyor, hiç ”biri” yanıma oturmuyor. Oh! Teklik hoşuma gidiyor. Eee, insan özünde yalnızdır di mi! İleri bakıyorum, gerimi göremiyorum ama yanımda bir çıkıntı beliriyor. Ana tarafından Lazlık vardır. O tarafımdan düşünüyorum: esprili, gevşek, sivri bir içtenlikle kendi kendime “Ula pu nedur?” diyorum. Kafamı çeviriyorum aaa… Elin eli! Bir el bilekten itibaren koltuğun yatay direğini aşmış, benim yan koltukta yukarı aşağı sallanıyor. Dolmuş yamalı yol boyunca her tümsekte havalanıyor ve el kımıl kımıl kımıldıyor.

Ele sinir oluyorum ve öyle bir bakış atıyorum ki anlatamam. Lakin el arsız, meydan okuyor “yumruk” oluyor: Şimdi yumruğun zihnimde yıllarca öğrenip biriktirdiğim öyle anlamları var ki… Anlam yere, zamana ve insanına göre değişiyor. Yukarı yumruk meydanlar ve direniş, savrulan yumruk tartışmada şiddet, boks maçında spordaki bir hamle, dolmuşta arka koltuktaki biri yapıyorsa da bence kesinlikle “La(n) bu el burada kalacak! şeklinde bir direniş, meydan okumadır!

El kıllı, kara, derisi kalın, erkek…
Bu erkek bence koca baş, koca dana, ayı…
Çok şükür el üstüme çıkmadı! Bir yolculuğu daha ellenmeden atlattım.

24 Mayıs 2012 Perşembe

YOLCULUK NOTLARI (ON)

Sümüklü Muavin
…
Otobüse bindim. Metal kutu yine hınca hınç dolu. Yol alıyor, sonra düşüncesiz minik bir araba yüzünden şoför tam hızını almışken sertçe frene basıp yavaşlıyor. Kırmızı ışıkta şoför minik arabayı yakalıyor ve yolcuların biniş yaptığı kapısını açıp şoförüne diyor ki: Yolcuların en az yarısı bu fren yüzünden anama sövdü. Küfrün yarısı sana aittir! Sesinde öfke yok, espri var. Kelimelerin taşıdığı ağır anlam yumuşak sesin etkisiyle hafifliyor.

Benim yüzümde bir anlamsız tebessüm… Görüş alanımdaki bir kaçında daha benimkinin aynından!..

Yola kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sonra durağımda inip dolmuş durağına yürüyorum; sahiplendiğim kuyruğu”m”a giriyorum. Dolmuş neyse ki çok bekletmiyor geliyor, biniyorum. Paramı veriyorum, biletimi alıp hep tercih ettiğim yere oturuyorum. Birinciyim, peşimden diğerleri biniyor ve kuyruk bitiyor. Dolmuş hareket ediyor.

Bir süre geçiyor geçmiyor gözüm muavine ilişiyor. Eli burnunda –mı? (anlamlandıramamaktan kaynaklı anlık bir şaşkınlık) dikkat kesiliyorum. “Evet eli burnunda(!)” içimden doğruluyorum. Ulan bindiğimizde bileti koçanından ayırırken elini tükürüğünle ıslattın görmezden geldik, ya bu nedir sümüklü(!) diyorum içimden. Kızıyorum! Malum bilet elimde. Tükürüklü, sümüklü, terli; muavinin vücut sıvılarının tümüne bulanmış. Tiksiniyorum! Lan ben senin ananı… diyecek oluyorum (yine içimden) ama tutuyorum kendimi demiyorum. Anasına yazık. Sonra, kızdığında birilerine birileri bu anaları ağzımıza dolamamız genel olarak hiç hoş değil. Yapmıyorum! Erkek egemen toplumun ürünü diyesim geliyor ama “Eşeğin oğlu” küfrü de babaları hedef alıyor. Derdimiz karşımızdakinin bizzat kendiyken Anayı babayı işin içine karıştırmak niye: “Öküz" diyorum öküz! Eee hayvanın da suçu yok ama o an için mucit olamıyorum.

Sümüklü Muavinle göz göze geliyoruz bir an. Sallamıyor hiç beni gamsız adam. Bileti otobüsün içine atıyorum; Hayat, şartlar, insanlar… yola devam!

21 Mayıs 2012 Pazartesi

YOLCULUK NOTLARI (ON İKİ)

…
Bu sefer kaleme alacağım yolculuk notum biraz karışık. Çünkü uzun zamandır yazmıyorum ve bir önceki yazımla şimdi arasında geçen zamanda oldukça çok şey yaşadım. Çevremden gelen mesaj bombardımanı aralıksız sürdü. Hangisinden başlasam; kendimi onca hissin, davranışın, düşüncenin arasında nereye sığdırsam bilmiyorum.

Üniversite Hocam! Evet sanırım ondan başlamalıyım.

Okul yıllarında en çok ilgimi çeken insandı o. “Anlamaya çalışın! Sorgulayın! Size verilen hiçbir bilgiyi öylece kabul etmeyin!” deyip dururdu. O da öyle yapıyordu o yüzden de bence hayatında (… işi araştırma ve yeni fikirler geliştirmek olsa da özellikle kariyerinde…) engellerle karşılaşıyordu. Ne de olsa bizim memlekette düşünen bi’de utanmadan düşündüğünü söyleyen biriysen işin pek kolay değildir. Kendimi en özgür hissettiğim dersler ve sınavlar onunkiydi…

irfan erdoğan’ı geniş zamanda seviyorum.

Geçenlerde onun web sitesine girdim “ben kimim” e ne yazmış merak ettim. İnsan şurda doğdum burada çalıştım, şunu yazdım der di mi? Yani hayatta her şeyin olduğu gibi bununda bilindik bir kalıbı vardır. Genel geçerdir yani. Ben Kimim, Öz geçmiş başlığını gördüğünde içeriği bilirsin işte… Ama nerde? Konu oysa… Tahmin etmeliydim aslında. O kalıplara uymaz, o olanı,
öylece sunulanı sorgular, kendine göre yeniden yorumlar ya da örtülü kalmış, “kalması gereken” neresiyse orayı arayıp çıkarır ortaya! Bildik “ezber” bir özgeçmiş yerine insanı sarsan, “insanlığını”, içine fırlatıldığı somut dünyayı sorgulamaya ve gerçeği aramaya, anlamaya teşvik eden bir yazıyla karşılaştım. “Mevcut olan her ne varsa zihninde, çevrende hepsinden arın ve beni öyle oku ve lütfen(!) yazının “öz”ünü ne demek istediği anlamaya çalış! Diye arada bas bas bağıran bir yazı…

Okudum!

“Öz” adını verdiğim bloğumdan, Yolculuk Notları (Sekiz) deki boktan gözlemimden tiksindim. Özlem’in “Öz” ünden uzaklaştığımı nesnelerle hissettiğimi ve onların hissettirdikleriyle gözlemlediğimi gördüm. Ben sorgulamıyordum, ben gözlemlerimde uyutulan kitlenin tam da içinden, onlara aitken olanlara bakıyordum. İnsan gözü açık uyuyabilir mi?

… Biz Rüya Görüyoruz!

Çok yolculuk Notu biriktirdim: Koltuğumdaki El, Sümüklü Muavin, Oyuncu Bebek, Köprü, Pasta Markası, O büyük firmanın çalışanı, İlişkiler...

…Uyanık Kalıp, geç olmadan yazarım umarım!

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Yolculuk Notları (Sekiz)

"Pembe renkli,asimetrik desenli yağmurluğun sahibi"
…
Ankara’nın A. Ayrancı semtinden otobüse biniyorum. Kaldırımlar, üzerine parkeden arabalar yüzünden kırık ve oturduğum cadde onu kesen sokaklarla çok güzel. Düzenli, sakin, sade… Semte, keyifli diyemem ama huzurlu, güven veriyor.
Dolmuş durağına yine her iş günü yaptığım gibi sabahın erken saatlerinde iniyorum. Kuyruğa giriyorum. Temiz giyimli insanlarla aynı kuyruğun parçası olmak hoşuma gidiyor. Uykuyu üzerimden atamamışım diğerleri gibi, bu yüzden, suskun ve suratsızım. Otobüs geliyor. Herkes sırayla biniyor. Bilet ücretini ödemek için ilerlerken; “oturan kadın yolcu” önümdeki genç kadına gözlerini dikiyor ve onu inceliyor. Oturan bu yolcu, gerçekten güzel… Neden hiç bana bakmıyor(?) Önümden ilerleyen yolcunun neyi fazla (?) neyi böyle dikkati üzerinde toplayan(?)…”
Merak ediyorum (!): Daha mı güzel ya da sadece yüzünde, üzerinde farklı bi’ şeyler mi var? Moda bir aksesuar mı taşıyor mesela…
Gözlerim, kimselere çaktırmak istemeden, “bir kadının dikkatini çeken diğer kadının” üzerinde geziniyor: Sarı uzun saçları var, beyaz bir teni ve renkli gözleri… Onun en ilgi uyandıran yanının göz makyajı olduğuna kanaat getiriyorum. Kız gözlerini siyah kalemle öyle bir çerçevelemiş ki; Mısır Prensesi Klopatra yanında sönük kalır!
İçimdeki ince kıskançlık yatışıyor, sakinliyorum: Bakan ve bakılan birbirilerine benziyor. Muhtemel, bu göz makyajını ben de yapabilirim(!) düşüncesiyle o kadar inceledi hatunun biri,diğerini. Yoksa benim albenim tartışılmaz canım diyorum kendi kendime. Tüm bu hisler ve düşünceler içimde bir iki dakikalık bir sürede doğuyor ve ölüyor.
Klopatra gözlü kızla Kızılay durağında iniyoruz. İnsan içine karışıp gözden kaybolana kadar onu izliyorum. “Pembe renkli, asimetrik desenli yağmurluğunu” seviyorum. Benim için o saniyeden sonra bu beğenilen kadın; “Pembe renkli, asimetrik desenli yağmurluğun sahibi” oluyor.
…
Günler geliyor ve geçiyor. Hafta sonu için iş arkadaşımla güzel bir ayarlama yapıyoruz. Her iş günü, birbirimize kelimeler dolusu ayar veriyoruz: Kelimelerin toplamını özetlersem; “Dahi Deli, Salvador Dali Sergisi’ne gittiğimizde, her şey güzel olacak(!) Hafta içi çok koştuk, biraz ara verip soluk alacağız…” diyoruz.
…
Nihayet Salvador Dali’nin Resim Sergisi’ndeyiz. Geniş alanda ferahlık var. Resimler benim için çok çirkin ve çok etkileyici. Sergiyi gezmeden önce dikkatle sanatçıyı ve eserlerini anlatan bir belgesel izledik ama anlatmak istediklerini doğru anlıyor muyum(?) bilmiyorum. Sonra sergiyi gezmeye başlıyoruz ve saatler biz fark etmeden etrafımızda koşuşuyor, D(a)eli’nin eserlerine öyle dalmışız ki fark etmiyoruz; o da gelip geçiyor. Resimlerin içinden çıkıp bir an kendime geliyorum ve sergiyi gezenlerin üzerinde gözlerim geziniyor ve “Pembe renkli, asimetrik desenli yağmurluğu” a takılıyorum:
O kız(!) Klopatra gözlü kız (!) Geçtiğimiz günlerin birinde aynı otobüsü paylaştığım kız(!) kıskandığım kız (!) şimdi ikimizde sergideyiz. İçimde bir yerlerde ona karşı anlam veremediğim bir yakınlık duyuyorum. Onu görmek mutlu ediyor.

…
Ve ben şimdi “o”nu yazıyorum. Hayat ne tuhaf onun tüm bunlardan haberi yok (!): gözlemlerimden, hislerimden ve yazımdan.

20 Nisan 2012 Cuma

Yolculuk Notları (Yedi)




Terbiyesiz Şoför

…

Sabahın erken saatlerinde dolmuş durağında beklerken, 3 ay önce yine bir dolmuşta tanışıp ahbap olduğum hanımı gördüm, göz göze geldik, bana selam vermedi. Hiç yakıştıramadım (!) O günlerde Ankara’da kış çok çetin geçiyordu ve biz eve dönüş yolunu birlikte almıştık. “Kar, ter” içinde 5 saatlik yolu birlikte göğüslemiştik. Buz yüzünden tekerlekler ilerlememişti de; Dolmuş şoförü kümesteki tavukları kışkışlar gibi, tümü kadınlardan oluşan yolcuları kovarken birlikte karşı durmuştuk. Hey gidi be (h)!!!  Kış kış!!! Neyse (h)  çok şükür bahar geldi.  Artık Eskişehir Karayolu üzerinde ilerlerken bizi geciktiren tek neden trafik yoğunluğu ve yolu tıkayan olası kazalar…

…

 Dolmuş geldi, dolmuşa doluştuk. Soldan üçüncü sıradaki çift kişilik yerimi kimseye kaptırmadım, yine kuruldum. Tam hareket ettik derken, başka bir beyaz dolmuş önümüze kırdı. Şöför  saniyesinde köpürdü, savurdu küfürü; “Ayı (h) !!! Senin durağın mı ora, ilerle (h)… .mına koduğumun çocuğuuu (h)!!!

Bütün dolmuş kelimelerin şiddetiyle irkildik. Önümde oturan zarif görünümlü hanım, “terbiyesiz” dedi. Ben ağzımı doldurup kocaman bir “öküz” çıkardım içinden… Çevremdekiler duydu ve tepkisiz kaldı. Sözüm şoföre ulaşmadı –İyi oldu. -

Aslında ben de çalışırken gerildiğimde çok küfür ederim. Bir yerde okumuştum; İnsan sinirlendiğinde küfrederse tansiyonu dengeliyormuş… Bahane diye söylemiyorum; yani tansiyonumu dengelese de dengelemese de “küfür ederim” kendi kendime. O yüzden şoföre verdiğim tepkiyi iş arkadaşlarım görseydi; “Kardeşim sanki sen etmiyorsun!” derdi.

Ayrıca, hayat masallardaki gibi yalıtılmış ve top pembe değil. Yeri geliyor küfrün de… Senin gibi tatlı bir bayana yakışır mı? Kalıbını da bu toplumda topumuz yıkalı uzun zaman oldu. Dolayısıyla, başkaları küfrettiğinde tasvip etmiyorum ama kendim etiğim de de bunun yanlışlığını fark etmiyorum! Her insandaki olağan çelişkilerden!

“Yolumuz uzun… Bunu yazan tosun … kosun!” diyorum ve sözlerimi noktalıyorum.

19 Nisan 2012 Perşembe

YOLCULUK NOTLARI (DÖRT)

Dans eden elektrik direkleri
…
Otobüs faslı bitmiş, dolmuştayım. Ortalarda bi’ yerlere ve genelde yaptığım gibi soldan üçüncü sıradaki çift kişilik koltuğa tek başıma kuruluyorum. Uzun bacaklarım koltuğa sığmadığından bu şımarıklığım… Hem her iki yönden de son durakta bindiğim için, metal kutu henüz hınca hınç dolmamış oluyor. Birinin hakkını gasp etmiyor ve diğerlerini rahatsız etmiyorum. Yani emin olun; ben bir zorba değilim. Medeniyim(!)

-Gerektiğinde kendimi eleştirmeyi de becerebilen biriyimdir. Öküzlük ettiysem vallahi ve de billahi dillendirir, yazarçizerim.-
…

Walkman vazifesini de gören yeni teknoloji telefonumdan müzik dinlerken; başımı dolmuş camının gerisinden mavi gökyüzüne kaldırıyorum. O zamanlarda kendimi kutuya hapis insancık gibi değil de daha özgür ve mutlu bir insan gibi hissediyorum. Eee(!) nihayetinde işin aslı yabancılaşsak da tabiata “ona aidiz.” Parçasıyız (!) Bir bakmak bile iyi hissetmeye yetiyor.

Gözlerim maviyi çizen griye ilişiyor: Kablolar hareket ediyor, kablolar ilerliyor, dalgalanıyor. Gri çizgiler kulağımdaki müzik eşliğinde dans ediyor (!) Yüzümde çevremdekilerin anlamlandıramadığı bi’ güzeltebessüm ... Kim ne der diye düşünmüyorum, yüzümdeki gülüşü seviyorum, silmiyorum. Bütün yol, onların danslarını izleyerek geçiyor. Hayal kurmama, güzel anılarımı anımsamama, aşkı hatırlamama ve özlememe neden oluyorlar.

Onca insanın ten kokusu, nefes kokusu, parfüm kokusu, deterjan kokusu, terden kirlenmiş bayat kumaş kokusu… tiksindiriyor, nefret ettiriyor. Gözlerimle kablolara tutunup, kendimi yukarı çekiyorum. Metal kutudan ve tüm o insanlardan uzaklaştıkça -zihnimde- mutlu oluyorum.

Ben bu seferde mutlu olmayı başarıyorum!

16 Nisan 2012 Pazartesi

YOLCULUK NOTLARI (ÜÇ)

Yüzüme vuran güneş ışıklarıyla uyandım. Güzel bir günde işe gitmek yerine başka bi’ yere gitmek ve mutluluk veren başka bi’ deneyim yaşamak için çaresiz bir istek duydum. Rutine uydum, itaat ettim; kendi kendimi durumla ilgili teselli edip giyindim ve yine yollara düştüm. Benim işe gidişimin tam karşılığıdır “yollara düşmek!” Toplamda 3 saat 25 dakika süren ortalama yolculuk: yürümek, duraklar, toplu taşıma araçları… Çoğul, karmaşık ve aşırı bir gidiş ve geliş hali benimki...

Son dönemde işe geç kalmalar ile ilgili aldığım şimdilik nazik uyarılarsa cabası!.. Eee (!) Atalarımız boşuna dememiş “Çeken Bilir!”diye… Özetle; benim halimi özel taşıtlarında trafik sıkıştığında oflayıp sıkılan işverenler değil; çeken bilir anca…

Bazen, Ankara’da yaşayan ve kariyer anlamında hiçbir zaman tatmin olamamış biri olarak kaderin beni İstanbul’a hazırladığına dair bir hisse kapılıyorum: Şimdiden o güzel, tutkulu ve kaotik şehrin trafiğini yaşadığımı ve ona hazırlandığımı düşünmekten kendimi alamıyorum. Ankara gibi düzenli bir şehirden payıma düşen bu yol çilesi “İstanbul” ile baş edebileceğimi bana bas bas bağırıyor. Evrenin anlayana işaretleri!..
…

En sevdiğim topuklu ayakkabılarım ayağımda, eğlenceli giyinmişim, ruhum sakin… Dolmuşa adımımı atıyorum, ücreti ödeyip para kuyruğunu aştım derken, hareket eden metal kutu beni sallıyor, silkeliyor, hırpalıyor. Dengemi yitirip yere kapaklanıyorum. Elimdeki bozuk paralar zemine çarparak şangır şungur dağılıyor. Utanmıyorum! Tanrıma şükrederek yerden kalkıyorum. Çok şükür çenemi demir tutunma direklerine vurmadım ve sadece dizlerim sızlıyor; üstelik sadece “inceden”…

Sarışın bir bayanla göz göze geliyorum; Kadın halime gülüyor; Kızmıyorum! Ona “İyi ki çenemi vurmadım!” diyorum… Kendi kendimle ilgili içimden geçense şu oluyor; “Ben kalabalıkta rezil olmak” egosundan arınmış, gelişmiş bir insanım. Keyfim hala yerinde, kendimi aptal düşüncelerle yormuyorum. Oh metal kutunun kirli camlarının gerisinde güneşli bir gün var!..

Sür öküz şoför sür (!) en hoyrat, telaşlı ve kaba halinde sür!.. İşe yetişelim!

6 Nisan 2012 Cuma

YOLCULUK NOTLARI (İKİ)

Gün, bugün çok erken başladı. Saat 07.00 civarı uyandım.
Yataktan çıkmak için kendimi zorladım, başardım. Zaman kazanmak için bir gün
önceden hazırladığım kıyafetlerimi, yarı uykulu yarı uyanık giyinmeye başladım.
O esnada odamı havalandırdım. Biraz nefes teneffüs ettim. Vücudumu açmak için
esnedim, eğildim, ayak parmaklarıma dokunmayı beceremedim. Kaskatı kesilmenin
ne demek olduğunu bir kere daha hatırladım. Kendimi evden dışarı attım.
Kısa bir bekleyiş otobüs… iniş.
Uzun bir bekleyiş boş dolmuş (nihayet)… iniş!
Gidiş, gidiş, gidiş… Taşraya varış.

...
Oturduğum semt Ankara’nın en güzel yerlerinden. İnsanları medeni
ve görgülü. En tıklım tıkış en kıç kıça yolculuklarda bile insanlar nezaketi
elden bırakmıyorlar. Temiz giyimli ve güzel kokulu insanları görmek bana keyif
veriyor. Beni şehir merkezine götüren otobüsün içindeki kitleye kendimi ait
hissediyorum.
İş dolmuşa gelince durumlar değişiyor: İnsanlar değişiyor, koltuklar değişiyor, atmosfer bile değişiyor: Dolmuşlar zehir kokuyor, içinden mutsuzluk yayılıyor. Ama kadın ve erkeğin olduğu her yerde olduğu gibi, dolmuşta da arada duygular titreşiyor: Bakışmalar, inceden flörtler…

Ne yalan söyleyeyim; insanları izlemeyi ve incelemeyi seven biriyim. Eee, bu insan halleri de hoşuma gidiyor. Dozunda olduğu müddetçe! Dozundan kastım da şu: “Kişisel alanımın içindeyken insanlar; yani kıç kıça, dip dibe, yan yana, arka arkayayken, yani fiziksel alan bizi akraba kılarken; otobüs gibi, asansör gibi yerlerde; birbirlerine yakınlık gösteren çiftlerbenim varlığıma saygısızlık ediyor. Sevişme halleri yiyişme halleri gibi algılanıyor tarafımdan ve yüzümü, hangi tarafa çevirsem, dikkatimi hangi tarafa versem bilemiyorum.
Off, pof, pof, pof…

Ama, geniş ve ferah alanlarda; tutuşanlar, öpüşenler, sarılanlar… sevgiye saygımdan iyidir, sorun yok!

Bugün dolmuşta, bir tek yakışıklı delikanlı vardı. Boy yerinde pos yerinde, kumral, kaşlı gözlü, modern giyimli, kendine özenli… Güzelliğinden gözümüze ilişti. “maşallah” dedik. Yolumuza gittik. Bir süre sonra, duraklardan birinden üç güzel kız dolmuşa biniş yaptı.
Baktım: Delikanlı da ufak bir hareketlenme yerinde bir kıpırdanma... Dolmuşa en son binen kızıl güzelle bakışları anlık buluştu. Kızıl saçını şöyle bir tutup kulağının arkasına koydu… Üçüncü gözün sahibi ben, titreşimi hissettim. Yakıştırdım!
Yol boyunca onlar birbirinin varlığından haberdar, ben ikisinin arasındaki enerjiyi sezerek ilerledik. Geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları…

Bu doz güzel dedim içimden, devam, yola devam…

29 Mart 2012 Perşembe

YOLCULUK NOTLARI (BİR)

Hayatlarımıza baktığınızda uzun bir yolculuk hepimizinki…
Biz dursak da koltukta, sandalyede, renkli oturma salonlarında, soğuk ofis
odalarında, hayat durmuyor; bir rahat da vermiyor. Mecbur geldik yaşayacağız. Vahşinin doğası bu!..

…İşimle evim arasındaki 1 saat 45 dakikalık yolculuğu daha
katlanılır kılmak için; müziği ve kağıt- kalemi kullanıyorum. Kulağımdaki üflemeli
ve telli enstrümanlardan oluşan orkestra müziği, sabah sabah ağzı çürük diş ve
açlık kokan insanları bakımlı birer hanımefendi ve beyefendiye çeviriveriyor.
Sonra yol alırken tıklım tıkış dolmuş, ben mavi gökyüzünde manevralar çizerek
uçan güvercinleri göz ucuyla yakalıyorum. Yolculuk bitip taşraya adım attığımda
yamalı kaldırımlar sekerek yükselmem için beni teşvik eden masum taş kalıplara dönüyorlar. Güneşin ışıkları yüzüme vurup beni güne uyandırıyor.
Silkeleniyorum, yaşıyorum ben bee…YAŞIYORUM!

Çok güzelsin şalvarlı teyze… çok güzelsin beni kesen kara
çocuk… Çok güzelsin Vahşi Hayat… Seni Seviyorum!!!