BEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2016 Salı

Hafta Başı


Yaz en tatlı yüzünü göstermişti. Herkes sıcaklara eşlik etmiş ve güneşi gören çiçekler gibi  açılmıştı. Erkekler bol cepli şortlarını üzerlerine geçirmiş kadınlarsa etekleri, askılı tişörtleri, ifil ifil elbiseleri dolaplardan çıkarmıştı. Değişiklik, havada da olsa giyindiğin çulda da olsa iyiydi. İnsanın sıcak bir yaz gününde esen ılık rüzgarı teninde hissetmesi ne kadar güzel bir histi.
Ö. nün en sevdiği mevsim yazdı. Kendini daha özgür ve mutlu hissettiği bu zamanlarda arkadaşlarıyla buluşup içki içmek ve eğlenmek iyi geliyordu. Hafta içi bazen işten çıktıktan hemen sonra ve hemen hemen her haftasonu kendini ışıklı caddelere vuruyor, barlara atıyordu. Ve dinlenmek için kendine ayırdığı zaman neredeyse hiç yoktu. Çünkü ona göre dinlenmek için çok gençti.  Yaz gecelerinde sokaklar çiçek kokarken ve ay bulutsuz  gökyüzünden ışıklarını saçarken yaşını almış bunaklar gibi koltuğun üzerinde ve televizyonun hemen karşısında pineklemek iş değildi. Kanı kaynıyorken henüz hayatın tadını almalı, bal kavanozundan parmaklamalıydı.
Kanı hızlı akıyor, yaşıyordu. Arkadaşları nasılsın Ö.? diye sorduklarında en çok "Yorgunum."diye yanıt veriyordu. Eğlenceden hemen sonra tatlı yorgunluk iliklerine işliyor, yatağına uzandığında ayak bileklerinden sızıyordu. Ertesi gün iş yoksa öğlene kadar yatıyordu. Sonra sıkı bir kahvaltı ve kahveyle kendini iyi hissediyordu. Böyle yoğun gecelerin sabahında işe gittiğindeyse en çok kullandığı iki kelime "iyi değilimdi."
Ö. A.nın reklam ajansında müşteri temsilcisi olarak çalışıyordu, bazı günler telefonlar aralıksız çalıyor ve cahil müşterilerin kendini bilmez istekleri bitip tükenmek bilmiyordu.  Aynı odayı paylaştıkları muhasebeci hanımla iki ayrı kutup gibiydiler ve ona da katlanmak zorunda olmak yorgunluğunu ikiye katlıyordu. Birlikte çalan iki ayrı telefona cevap vermeye çalışırken telefon tellerine sıkışıp kopan boynunu, masasının üzerinde kanlar içinde zıplarken hayal ediyordu. Kopmuş başını telefonla konuşmaya devam ederken düşlüyordu. Süslü oda arkadaşı işini bitirdikten sonra internetten moda bloglarını takip etmek yerine çalan telefonlardan birine yanıt verse incileri dökülürdü. Tabi Çok Değerli Hanımefendinin boyalı ve yapılı saçlarını, ojeli tırnaklarını da hesaba katarsak zaten onun telefona bakmak gibi basit bir işi üstlenmesi yerinde olmazdı.
Ö. bu durumu A. ile daha önce konuşmuştu. Defalarca kez işe yetişemediğini ektra işler yapmaktan yorulduğunu takibini yaptığı müşteriler dışındaki telefonlara daha fazla bakmak istemediğini söylemişti. Müşteri temsilcisi miydi yoksa sekreter miydi belli değildi. A. bir personele daha para vermemek için işi resmen Ö. nün üzerine yıkmıştı.
Günlerden bir gün ne kadar yorucu bir durumda olduğunu patronuna göstermek için İki telsiz telefonu da peşi sıra çalmaya başlayınca, onları kaptığı gibi A.nın odasına koşmuş ve "Hemen şimdi aynı anda iki telefonla da konuşmayı başarırsan seni bir daha bu hususta rahatsız etmeyeceğim." demişti. Patron şaşkınlığını gizleyememiş ve bu güçlü anlatım karşısında afallamıştı. Söz, bazı zamanlarda durumu anlatmak için eksik kalıyor işte böyle zamanlarda hareket devreye giriyordu.
Bu davranış karşısında kalkanlarını kuşanmakta geciken A., "haklı olduğunu" oda arkadaşı ile konuşup telefonlara bakmasını rica edeceğini söylemişti. Tavuskuşuna emredilemezdi tabi ona sadece rica edilirdi. O renkli kuyruğunu açıp göstermesi A.nın yumuşaması için yeterliydi. Boyayla badanayla işini götüren kadınlardan hiçbir zaman olmamıştı ama böyle anlarda kör talihine küsüp sövmeden edemiyordu. Tanrı onu neden böyle cilve yoksunu yaratmıştı! Yalakalık yapmayı da hiç beceremiyordu. Düşüncelerinden utandı sonra şükretti: "Eksikti ama eğri değildi."
Hayatta vazgeçmemesi gerektiğini öğrendiği insanlık özellikleri vardı: Onur gibi. A.nın sempatisini kazanmak ve iş koşullarını iyileştirmek için kadınlığını kullanmaktansa ölmeyi yeğlerdi. Ki hiç de fena sayılmazdı. Beyaz tenli, balık etli ve kızıl saçlıydı. Üstelik güzelliğinin de farkındaydı. Erkeklerin vücut dili, erken yaşlarından beri ona çekici olduğunu anlatıyordu: Karşısında yüzleri şişen, göz bebekleri küçülen, dudakları edepsice yukarı bükülen çok adam görmüştü. Ama o sadece birini sevmişti.
Ankara'ya ilk geldiği yıl aynı kampüste Tıp okuyan S. ile tanıştığında onun hayatının erkeği olacağını anlamıştı: S. çirkin, zeki ve yetenekliydi. Bir müzik grubunda gitar çalışyordu, içmeyi seviyor ve çok konuşuyordu. Hareketli bir insandı ve ruhunun ritmi Ö.nünkine uyuyordu. Sanki aynı kişiydiler. Birbirlerinin aklından geçeni konuşmadan anlıyor her dakikayı yanyana yaşıyorlardı. İlk birlikte olduklarında sonsuza kadar onunla olacağına emindi ve ilk bebeğine hamile kaldığında henüz yuva kurmak için çok erken olduğundan fasülyenin karnından düşüp gitmesine razı gelmişti. S.nin yutturduğu küçük bir hapla evde bebeğini düşürmüştü. Çektiği acıyı, olayı her hatırlayışında yeniden yaşıyordu. İnce bir sızı karnına yerleşiyor ve sonra içinde büyüyerek yayılıyordu... Yattığı yerdeki beyaz çarşafın nasıl kırmızıya döndüğünü anımsıyordu. O günden sonra ne zaman beyaz ve kırmızı renkleri bir arada görse içi allak bullak oluyor; ateşi çıkıyor, elleri buz kesiyordu.
6 yılı birlikte geçirdiler. Aileler tanıştı, nişanlandılar. Bir yılda nişanlı kaldılar ve evlenecekleri güne çok kısa bir zaman kala S. başkasını sevdiğini söyleyerek ondan ayrıldı.
Şaka gibi!
Hastanedeki hemşireyle işi pişiren sevgili, çekip hayatından öylece gidiverdi. İnandığı her şeyin sadece kendi kurgusu olduğunu fark ettiği an terkedildiği andı. Sonsuza kadar mutlu yaşamak ne büyük bir ütopyaydı. Ona nasılsın? diye soranlara "İyi değilim" demeye işte o gün başladı.
O günden sonra müziği, içkiyi ve geceleri daha çok sevdi. Gevşemek ve unutmak için arkadaşlarına ve gecelere sığındı. Bir daha onu konuşmadı çünkü bütün iş arkadaşları ve dostları olup biteni duymuştu, bildiklerini biliyordu ve bu da durumunu anlatma zahmetinden onu kurtarıyor ve acısını yaşaması için ona kolaylık sağlıyordu: Aşırı davrandığında, haddini aştığında, sustuğunda ya da çok konuştuğunda, terslediğinde... biliyorlardı: O acı çekiyordu ve tüm bu huysuzluklarının nedeni de yediği bu büyük kazıktı.
Şükürler olsun ki; sığındığı insanlar, anlayışlı insanlardı! Onlarda başka başka nedenlerden kazığı tatmıştı ve acıyı tanıyordu.
A. bile zaman zaman diğerlerine gösterdiğinden daha fazla tölerans gösteriyordu. Ama işten erken çıkmak bunlardan biri değildi. Herkesle birlikte geç saatlere kadar çalışıyordu.
Yaz günü günler uzamıştı. A. Daha çok çalıştırmak için ek zaman kazanmıştı. Yetiştirilmesi gereken işler vardı; saat akşam on civarı kepenkleri kapadılar. Sıcak bir gündü. Ö. ve iş arkadaşı E. birlikte işten ayrıldılar. Otobüse bindiler ve büyük şehrin kıvrılan yollarından yan yana aşağı indiler. Otobüs yolculuğu Ö. için tamamlanmıştı E içinse 45 dakikalık bir metro yolculuğu daha vardı.
Ö. Hafta sonları insanlarla renklenen Kızılay'ın hafta başı griliğini hiç sevmiyordu. Koca meydanı bir başına yararak evinin olduğu yöne yayan ilerledi. Serin hava etini okuyor, eteğini havalandırıyordu. Esintide yürümek iyi gelmişti, yalnızlık da.
Ah bi'de şu kötü anılar olmasa...
Kızılay'dan Cebeci'ye yürüyerek 30 dakikalık mesafeyi anılarında kaybolmuşken aldı. Ayakları onu evinin hemen hemen önüne getirmişti. Birden arkasında bir karartı farketti. Sokak lambasıyla aydınlanan yolda adamın gölgesi gölgesinin üzerine düşüyordu. Korktu, adımlarını hızlandırdı. Bir yandan çantasındaki anahtarı arıyor bir yandan yürüyordu. Apartmanın önüne geldiğinde anahtarı kapıyı açmak için hazırdı. Kilide onu soktu, kalbi çarpıyordu, çevirdi ve kapı açıldı. Ağır demir kapı ağır ağır kapanırken o koşar adımlarla merdivenleri tırmanmaya başlamıştı ki, "yabancı el ayak bileğini kavradı." Sapık derin derin nefes alıyordu. Onu aşağı çekmeye, çekerken de eteğini yukarı sıyırmaya başladı. Sapığın eli bacaklarında sert bir şekilde geziniyordu. Ö. soğuk merdivenin üzerinde otomat kapanmış ve onları karanlıkta bırakmışken çığlık atmaya ve çırpınmaya başlayınca, sapık panikleyip Ö.nün kiloduna henüz asılmış pis elini de alıp kaçtı. Hepsi topu topu 15 saniye sürmüştü.
Sesi duyan bir kaç kapı açıldı, apartmanda yankılanan sesler iyi olup olmadığı soruyordu. "İyi değildi" ama bu sefer "iyiyim" dedi. Kimseyi yakınında istemiyordu; sorulara cevap vermek de. Yerinde doğruldu; otomat yandı, eteğini iyice düzeltti ve bacaklarının arasında sıkıştırdı. Bir süre soğuk betonun üzerinde öylece oturdu, yaşadığı şeyin ne olduğunu, ne hissettiğini bilmiyordu; donup kalmıştı, bomboş hissediyordu. Sonra kızaran ayakbileğini gördü, inceden sızısını duydu. Otomat ince bir tık sesiyle kapandı ve o karanlıktayken dank etti. Tecavüze uğrayabilir, bıçaklanabilir, ölebilirdi.
Sessizce ağlamaya başladı, hiç susmayacakmış gibi ağlıyordu. Ayağa kalktı hareketin etkisiyle otomat yeniden yandı. Avuçlarının içi çizilmiş derisinden kan sızıyordu. Yaşadığı ani şokun etkisiyle sinirleri gevşemişti ayakları vücudunu taşıyamayacakmış gibi hissediyor küçük ve temkinli adımlarla merdivenleri tırmanıyordu. Teras katındaki evinin önüne geldiğinde beş katı o titrek bacaklarıyla çıkabildiği için şükretti.
Kapının bacaklarına elleriyle dayandı ve bekledi. Zile basarak ev arkadaşını uyandırmakla titrek elleriyle kapıyı açmak arasında gidip geldi. Saat geçti, kimseyi uyandırmak da kimseye bir şey anlatmak da istemediğini farketti. Anahtarıyla eve girdi, karanlık kolidorda ilerledi ve kendini yatağına usulca bıraktı. Bacaklarını karnına çekip kendi kendine kapandı. Kollarıyla bedenini doladı. Kimse yoksa kendisi vardı şu hayatta. O gece yorgun ve hırpalanmış canına sarılıp uykuya daldı.
...
Karanlık odasında büyük bir ışık parlıyordu. Onu koruyan Mikail meleğin ışıklarından gözleri kamaştı. Hiç korkmadı, saf nurdan yaratılmış Kutsal Mikail'in yaşadığı ağır deneyimin mükafatını vermeye geldiğini anladı:  Ö. ona doğru yürüyordu, odası o yürüdükçe büyüyor adım attığı yol uzuyordu. Parmak ucuyla meleğine dokunmayı deniyordu. Bir dokunuş kadar yakındı ama yetişemiyordu. Meleğin onu götürdüğü yerden habersiz, içinde sonsuz bir teslimiyet hissiyle ilerliyordu. Dünyanın Allah'ın hikmetiyle 7 günde oluşunu izleyen bu büyük güzellik onu nereden almıştı ve nereye bırakacaktı? artık düşünmüyordu. Odasında mıydı, yerde mi gökte mi? Ayakları yere basıyor muydu yoksa kanatlanmış uçuyor muydu? Ölmüş müydü yaşıyor muydu?
Ö. Meleğine şiir gibi konuşmaya başladı:
Al beni dedi Meleğim, al ve götür.
Bak! dünya yeri ateş topu,
Yanıp, küle dönmeden ben,
Sıyır etimden, ışığımı sök kalbimden.
Kendine kat beni, içinde büyüt.
Annemin yumuşak karnı gibi, sarmala.
Nefes almıyorken atsın kalbim.
Bak! yaşayamıyorum burada.
Ait değilim ki bu yangın yerine.
Kara bulutlar çöküyor üzerime.
Her an biraz daha zor nefes almak.
Ben senin kızıl çiçeğin.
Aydınlığına susuyorken karanlıkta soluyorum.
Sen benim güneşim.
Yüzümü ışığına döndüm, Öyle parlaksın ki bakarken yanıyorum.
Yokum seninleyken,  ben de Melek oluyorum.
Oh(!) ne tatlı bir hafiflik, ne derin bir mutluluk.
İnce bir ışık huzmesiyim her yere konuyorum.
Dünyanın yedi katını yedi renge boyuyorum.
Ah Hayalim, öyle hafifledim! öyle hafifledim!
Dilerim Allah'tan, Doğmasın gün!
O karanlık yüzleri gözüm görmesin!
Yoksa satarım ruhumu şeytana, katilim olurum.
Yürürken bedenim karanlık sokaklarda ben kavrarım baldırları,
ben avuçlarım masumların kalçalarını...
Irzlarına geçerim ayaküstü.
Masum gözlerle yüzüme bakar, katilleriyle tanışırlar.

Ö. nün gözünün önünde yaşadığı karanlık gecenin görüntüleri belirmeye başladı. Kutsal Melek bir dokunuş uzağındayken ışık hızıyla geriledi ve çekilip gitti.
Karanlıktaydı yeniden, kendine yukarıdan bakıyordu: Gecenin koynundaki solgun odasında, kendini yatağının üzerinde çırıl çıplak oturuyorken gördü. Başını yere sarkıtmış, sanki ince urgandan bir ilmiğin boynuna geçirilmesini bekliyordu... İçinde korku ve isyan duygularını birlikte duydu. Çığlık atmak isterken uyandı!
Yatağından terler içinde uyandığında güneş çoktan doğmuştu. Lanet olasıca güne başlamalı, o boktan işine gitmeli ve yaşamaya devam etmeliydi! Gününü, çocuğu elinden alınmış şefkatli bir annenin, ıssız sokaktaki soğuk ve karanlık bir köşeden, gecenin bir vakti çocuğunun odasını izlemesi gibi izleyecekti: Gün; derin, duygulu ve yorgunken geçecekti. O yapayalnızken insanlar olacaktı etrafında. Ne yaşadığını bilmeyen, bilse de çok önemsemeyen ama -miş gibi yapmayı iyi beceren, yoğun mimikler ve boş gözlerle onu izleyen bir grup insan. Artık, kim samimiydi kim samimiyetsiz? kestiremiyordu. Sanki bütün dünya düşmandı ona ve onun hiçbir şeyi kaldırmaya gücü yoktu. Tükenmiş uyanmış, düne nefreti yüzünden bugününü kurban etmişti.
Kendini ölü gibi hissederken giyindi. Temizlenmek istemiyordu o yüzden sararmış yüzünü suyla ıslatmakla yetindi. Aynada gördüğü yüze uzunca bakıp kendini tanıyamadı. Çok soğuk bakıyor gözlerinin hemen altındaki mor halkalar ısıyı daha da düşürüyordu.  Eskiden onun olan sıcak bakışlardan eser kalmamıştı. Kimdi bu kadın ve ondan ne istiyordu? Bir an kendinden kurtulmak istedi, nasıl yapabileceğini düşündü: Aynayı kırıp bileklerini kesebilir, gazı açıp pencereleri kapatabilirdi... Sonra vazgeçti, henüz katil olmak için çok gençti. Aynadaki kadınla yaşamaya devam edecekti.
Yeni iş gününde yeteri kadar dinamik olamayacak sevgili patronunu ve akıllı müşterilerini memnun edemeyecekti. Yine de gitmeliydi. A. ya telefon açsa yaşadığı gecenin zorluğunu anlatsa anlar mıydı ki! 15 saniyelik küçük bir saldırı anı işe gitmemek için mazeret olamazdı. Sonuçta ne tecavüze uğramış ne de ölmüştü.
Apartmanın kapısından çıkarken saldırıya uğradığı merdivenleri henüz çiğneyip geçmişti. Kötü anıları film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Berbat hissediyordu ama kendine gelmeliydi. Derin bir nefes aldı ve hergün işe gitmek için yaptığı gibi yola koyuldu. Sanki ağır doz sakinleştirici ile uyuşmuş gibiydi. İçi yine bomboştu.
Ajanstan içeri girdiğinde çalışma arkadaşlarını giriş kapısının hemen karşısındaki mutfakta çay içerlerken buldu. Sıcak puğaça kokusu mutfağı doldurmuştu. Onların arasında kendini güvende hissetti. Tanıdık yüzler görmek iyi gelmişti. İlk selamlayan ve hatır soran" Deniz oldu. Ö. bir an durdu, gözleri ıslandı ve titrek sesiyle "İyi değilim." dedi.
Deniz'in gözleri büyüdü, yüzü gerildi. Bu sefer ki "iyi değilim!" daha başkaydı.
Gel Ö. dedi. Gel ve anlat, neyin var?
E'yi kovup mutfaktaki en güzel köşeye oturttu onu. L. Ö. için bir bardak sıcak çay koydu. Önce mutfaktaki üç kişi ardından diğerleri Ö. nün yüzüne birer birer dikkat kesildiler. Çünkü o yüz, sessizlikte konuşuyordu: Korku, endişe, heyecan ve en çokta derin bir hazımsızlık. Ö. henüz yaşadıklarını kabullenmemiş ve içindeki huzurlu mezarlığa gömmemişti!
Mutfak susunca Ö. sakince anlatmaya başladı, gözlerini elindeki çay fincanından ayırmıyordu, kızıl saçları önüne düşmüş yüzünün yarısını örtmüştü. Sakin ve üzgündü.
Gözlerini bu perişan görünen kızıl güzele çevirmiş ahali, duyduklarına inanamıyor; bebeklerİ kımıl kımıl kımıldıyor, zaman içinde büyüyordu.
Ö, demli çayından bir yudum almak için ara vermişken burun delikleri kan kusmaya başladı.  Herkes dona kalmıştı; zaten bu yaşanılanlara bu sukünet fazlaydı. Kızmızıya boyanmış yüzünü elleriyle örten Ö, dün geceden sonra ilk defa ağladı. Kan, gözyaşı ve terle ıslanmış bedenini pelte gibi sandalyeye bıraktı ve bütün temizlik işlerini ahaliye bıraktı.
Kulaklarında Lana Del Rey'in "Shades Of Cool" şarkısı çalıyor etrafını ise Tarantino filmlerindeki gibi kırmızı ve bulanık bir filtrenin gerisinden görüyordu. Dramatik bir anda, hafiflemiş hissediyordu.
...
Patron ofise geldiğinde Ö. yü temizlemiş ve odasına yerleştirmişlerdi. A. için yeni ve güzel bir gündü. Enerjik ve mutluydu; hemen arkasından ofisi koklayarak, kuyruğunu sallayarak  ve dilini sevinçle dışarı sarkıtarak güzeller güzeli de girdi. O an, ordaki en güzel ruh hali onunkiydi. Ö. nün başına gelenleri anlatmak görevi Deniz'e verilmişti.
A. duyduklarına üzüldü ve Ö.ye bir hafta izin verdi tabi bu bir hafta boyunca onun işlerini de Deniz görecekti. Her iki tarafında mutlu eden bir anlaşma olmuştu. Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçecek ve Ö. her şeyi hazmedip kendini tamamen yenilemiş olarak geri dönecekti.

Kötü anıları silmek için bir hafta yeterli bir süreydi!

Sıcak Bir Ankara Gününde

Deniz, güneşin yaktığı asfalttan çıkan buharları izleyerek yürüyordu. Blue Jean ve beyaz bir tişört giymişti. İnce bedenini sımsıkı saran pantolon yüzünden içi sıkışıyor nefes alırken zorlanıyordu. Az nemli hava rahatlık veriyor ama güneşi daha çok hissettiği için yanıyordu. Sonra aklına bir şeyler geldi artık düşünceler vardı; uçuş uçuştular. Onu kendinden geçiren, gerçekleri gözlerinin önünde kaldırıp savuran hayallerin içinde salınıyordu. Güneş silinmişti o an, asfalttaki buhar ve onun olan ayaklar... İlerliyordu: Nereye, kime, neden?
Kısa adımlarla yürüyordu. Hiç yorulmayacakmış gibi hiç acıkmayacakmış gibi yürüyordu.
Hayaller ne de güzeldi. İçindeki iki odalı evin duvarlarını yıkıp genişleten bir de denize doğru geniş bir veranda ekleyen hayaller olmasa sıkıntıdan ölebilirdi: Zehirli bir öpücük, Vahşi bir gülüş, Asi bir yanıt, Edepsiz bir ima, Gaddar bir aşık, Deli bir arkadaş... Hayallerde abartılı ve tehlikeli olan her şey çok keyifliydi.  Sıradan hayatını hayalleri olmadan nasıl renklendirirdi?
Bir film karesi geldi gözlerinin önüne, sonra en sevdiği şarkıyı işitti kulakları... Daha hızlı atmaya başladı adımlarını. Büyük binaların hemen önünde uzanan kaldırım bitmeden biri tuttu kolundan.
Geri gelmişti!
Arkasını döndü L.ydi. Onu yaklaşık iki yıldır görmüyordu. En son A.nın ofisinde iki çalışan olarak bir aradaydılar ve zaman ne çabuk geçmişti. Birbirlerinin yüzüne baktıklarında orda geçirdikleri günleri hissettiler, hatırlamak içinse çok kısaydı zaman.
L.nin kollarında sarışın bir oğlan çocuğu vardı. Çok güzel bir bebekti; annesi kadar güzel ve babası kadar sarışın... Deniz gözlerini bebeğe dikti. L. benim dedi. Kızardı yanaklarında taşıdığı elmalar... O an mutluluk hem görünüyor hem de duyuluyordu.
 Deniz dedi ki: Onu ne çok bekledin. Vay be vay be(h)... Hadi gel şurada bir kahve içelim.
... Deniz soruyor L. anlatıyordu. Çalışırken içinde tuttuğu bütün duygularını artık dile getirebilirdi, kaybetmekten korkmuyordu. O işyeri onun için maziydi; geçmiş gitmiş hikâye olmuştu.
Deniz karşısında oturan kadına baktı: Yolları geçmişteki günlerde tıpkı o gün olduğu gibi kesişmişti. İşyerindeki sıkışık odaların içinde birlikteydiler. Mekan ve insanları paylaşmışlardı ama hikayeleri başkaydı:  Eski günleri andılar. O zamanlar fark edip birbirlerine itiraf edemediklerini konuştular.
Diller çözülmüştü. Özgürdüler!
Özgürlük ne güzel bir histi: Son model bir arabayla geniş ve boş bir otobanda hızla yol almak gibi, Uçsuz bucaksız bir denizde büyük kulaçlar atarak yüzmek gibi, Yabancı bir ülkede kalabalık bir caddede yürürken kendi dilinde yüksek sesle konuşmak gibi, Tanımadığın bir düğünde halaya girip orada nefesin kesilinceye dek kalmak gibi...
İki kadın hızını almakta zorlanıyor, birbirlerinin sözünü keserek konuşmayı sürdürüyorlardı. Ortam kelimelerin etkisiyle ısındıkça ısınıyordu.  Serinlemek için soğuk meşrubatlar içtiler ve oturdukları yerdeki diğerlerini rahatsız etmemek için alçak sesle konuştular. Diyalog belirli bir ritim eşliğinde ilerliyordu. Aralarındaki ritim aksadığında ise susmaya karar verdiler ve ayrıldılar.
Deniz eve dönüş yolunda L. nin anlattıklarını düşündü. Nasıl hamile kaldığını öğrenince şaşkınlığını gizleyememişti. Sen onca ay tedavi gör sonra işten ayrılır ayrılmaz hamile kal! olacak iş değil. Stres adamı hasta eder diye boşuna demiyorlardı. O sıkıntılı ofis ortamından kurtulduktan sonra doğal yollarla hamile kalmıştı.
Deniz, A. nın L.ye sigorta yapmamasına nerdeyse sevinecekti. Eğer çalışmayı sürdürseydi belki bu sarışın güzel oğlanı dünyaya getirmeyecekti.
Hayatın aldığı ve verdiği şeylerde nasıl bir denge vardı? İnsanın aklı ermiyordu.
Deniz günlerdir varoluşunu sorguluyor ve haline acıyordu. Kendini arkadaşlarıyla kıyaslıyor ve kıyasladıkça eksiliyordu. Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında rotasız bir gemi gibi ilerlerken dalgalarla nasıl başa çıkacağını da bilmiyordu. Bozuktu kafası çok; ama L.yi ve başına gelen iyiliği düşününce serin bir esinti hissetti. Yelkenlerini bu esintiyle doldurdu: "Belki de rotasız bir gemi gibi görse de kendi kendine aslında değildi... Rüzgar ve sakin dalgalar onu gitmesi gereken yere götüreceklerdi. Bazen güzel günlere inanarak akışına bırakmak gerekti. Nihayetinde, gemi yolunu bulacak ve güvenli bir limana varacaktı. Bundan önce yelkenlerin rüzgardan boşaldığı günler de olacaktı. Normaldi.
Deniz L.nin başına gelen iyilikle, kalbini  doldurdu ve o an  boşluklarını sevdi.
Ve şöyle dedi:  "Teşekkür ederim Allahım. Bugün bana anlatılanlar için teşekkür ederim."

L. den ayrıldığında güneş ışıklarını kısmıştı. Adımlarını sıklaştırarak evinin yolunu tuttu ve Deniz'in aklına yine düşünceler uçuştu. Akıl defterine karaladığı mısraları mırıldandı: Bomboşum. Teneke bir kutuyum. Sağımda solumda, önümde arkamda insanlar. Yalnız, kalabalık var. Tekmeleniyorum. Ben savrulurken rüzgar içime doluyor. Uğulduyorum, tınlıyorum. Katlanıyorum. Çünkü içimde kağıtlar, yumruk yumruk sıkılmış olacaklar. Kelimeler dolusu kağıtlar (!) Onlar olana kadar, şikayetim yok. İçimi boşlukla dolduruyorum.

24 Ekim 2015 Cumartesi

KİTAP


O yıl yaz kavurucu derecede sıcaktı. Evlerin içine dolan hava nem yüklüydü ve bu nefes almayı zorlaştırıyordu. İnsanların yüzeyinde biriken ter, tanecikler oluşturuyor sonrada yolunu bulup aşağı akıyordu. Bu yolculuk sanki yerçekiminin gözle görülür kanıtıydı. Yukarıda başlayan ve aşağıda biten pek çok şey gibi: Yaşam ve ölüm, bir saniye önce daldayken bir saniye sonra yerdeki elma, gökyüzünden yeryüzüne kayan bir damla...
Deniz, uykuyu severdi ama yataktan sırılsıklam uyanmaktan nefret ettiği için yaz aylarında erken kalkmayı tercih ediyordu. Güne erken uyanmak için bir amacı yokken öyle yapıyor olmak sinir bozucuydu ama ter içinde kalktığında da sinirleri bozuluyordu; çünkü hasta hissediyordu. Hayatta yaptığın tercihleri tartmak aslında böyle zamanlarda boşa çabaydı çünkü kefelerdeki ağırlık eşit çekiyordu.
Eşya dolu küçük odasındaki yatakta saatlerce film, belgesel izliyor ve İngilizcesini geliştirmek için kitap okuyordu. Aslında bu ilk kalın İngilizce romanıydı ve bu yüzden heyecan duyuyordu. Kendinden hoşlanıyordu böyle zamanlarda. Ama genellikle boş işlerle uğraşan varoluşu gereksiz bir kız gibi hissediyordu. Bazen de küçük çevresindeki bir kaç kişiye verdiği pozitif enerji yüzünden kendini gerekli görüyordu. Tanrının onu yaratmak için de bir nedeni vardı muhakkak yoksa neden vardı ki? Kendileri farkında olmasa da otlar, böcekler bile bir işe yaramıyor muydu? Bir nedenden var değiller miydi? Tabiat anaya çalışmıyorlar mıydı!
Çalışmak... Deniz iki yıldır çalışmıyordu. Babasından yeniden harçlık alıyor ve daha önce öğrenmek için fırsat bulamadığı şeyler için kurslara yazılıyordu. İnsanlarla tanışıyordu. Kendi gibi ne çok insan vardı, önceden bu kadar çok olduklarının farkında değildi. Çoğunluğun amacı daha donanımlı olmak ve garantili işlere girerek düzene en iyi şekilde hizmet edecek çalışanlara dönüşmekti: Böylece para ve saygı kazanacaklardı; mutlu olacaklardı.
Mutsuzlardı. Genellikle evleri olmadığı için ve arabaları... Deniz, üretmediği için mutsuzdu; ülkeleri gezemediği için mutsuzdu. Ayrıca onu uzaklara götürecek bir araba da hiç fena olmazdı. Zamanını ve becerisini birileri çok kazansın diye satacak karşılığında biraz para alacak ve onunla da merak ettiği her yere gidebilecekti. Ya da ...bilecek miydi? Zamanını ‎satarken oraları görmek için zaman bulabilecek miydi? Ya enerji(?) enerjisini vakum gibi emecek o "iş" için ıkınırken ve kıçından terler damlarken kendini şimdiki kadar istekli hissedecek miydi?
Muamma... Gelecek kocaman bir belirsizlik ve herkes gibi o da bunu görmezden gelerek  planlar yapıp sahip olmadıkları için bugünü kurban ediyor ve kendine acıyordu. Yetinmiyordu.
Yetindiği zamanlardaysa mutluydu: Gecenin ortasında, bulutların hemen gerisinde parlayan  aya bakarken, rüzgarın getirdiği deniz kokusunu alırken, ılık bir duştan hemen sonra havluyla yatakta uzanırken, lezzetli bir yemek yerken ve hemen üstüne türk kahvesini içerken, kankasıyla kendilerince büyük sorunlara basit cümlelerle çözümler üretirken, saçmalıklara  gülerken...
Saçmalık... Üniversitenin ilk yıllarında saçma sapan ne çok şeye gülerdi. Dört kız arkadaşlardı ve oldukça deli dolulardı. Masumiyet yüzlerinden akarken arsızlık yapıyor ve bazı yerlerde de pek sevilmiyorlardı: Toplu taşıma araçlarında, sinema salonlarında ve tenha sokaklarda... Yerli yersiz gülüşleri ve yüksek sesle konuşuşları birilerinin tahammül sınırlarını aşıyordu. O birileri genellikle orta yaşlarda ve yorgun oluyordu. Akşam saatlerinde işinden dönerken ve başı çatlayacak kadar ağrırken bir grup gencin saçmalıklarına tanıklık etmek sinir bozucuydu tabi.
Deniz şimdi hak veriyordu: Katlanmaları gereken o kadar çok şey vardı ki yetişkinlerin: En azından, iş, eş ve çocuk sorumluluğu çoğunda ortaktı. Bu üçlemeyi kuranların hayatlarını düzene koyarak mutlu olacakları varsayılır ve büyükler tarafından bu düzene teşvik edilirlerdi de; neden çoğunlukla öyle olmazdı (!): Bu insanların gözlerinden yorgunluk ve mutsuzluk akardı. Anlayışlarını çevrelerine karşı çoktan yitirmiş sükunet arayan bi'çarelere dönerlerdi. Başka birilerinin gülüşünden rahatsız olup mutsuz insanlara "Neyin var?" demekten sakınmıyorsa biri, onun gibilerden oluşan toplumun vay haline! Kendine benzeyene duyulan yakınlık hissi onları kümeliyordu. Evlerin mutfaklarında, iş yerlerinin balkonlarında çay içerken, sigara tüttürürken toplaşıyorlardı. Gökyüzünden bir dürbünle baksan mutsuzluğun rengini görürdün: Aralara serpiştirilmiş minik renk kümelerine tahammülleri olmayan gri şehirlerin gri insanları...
Ankara... Deniz bu şehre henüz 18 olmamışken adım atmıştı. Ankara Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler ve Tanıtım okumaya hak kazanmıştı. 1990'lı yıllarda Mersin gibi küçük bir yerden çıkıp oralarda okul okumak adama kalite katıyordu. İnsanın hayalleri ve hayattan beklentileri büyüyordu. Oysa o zamanlarda farkında olmasa da pek çok konuda olduğu gibi bu konuda belirsizlikten ötesi yoktu. Onca genç, örümcek ağlarıyla dolu nemli ve kalabalık bir ormanda uçan bir grup sivrisinek gibiydi ve ağa takılmadan uçabilenler ölmüyordu. Henüz ölümü akıllarına bile getirmeyen ve yaşamı tanımayan bu grup için ödül de kayıpta büyüktü.
Küçük ve tecrübesiz... Herkes öyleydi ama bazılarının tecrübeli ebebeynleri, bazılarının yetenekleri, bazılarının şansları... vardı. Avantajlı olanlar sıyrılacak ve piyasada parlayacaklardı. Kutsal Kitapta Allah adildir der ve Onun tarafından adalet nasıl sağlanmıştı bilmeye insanın aklı yetmez; yine de görüntü de kimse eşit değildi. Zaten tüm bu altta kalma ve üstte olma halleri bu yüzden değil miydi? Mesela, herkes aynı renkte saça, buruna, göze, yeteneğe, karaktere... sahip olsa, aynı şeyi düşünüp konuşsa, yine böyle bir rekabet ortamı doğar mıydı? Deniz uzaylılara inanırdı;  belgelsellerden onların ileri medeniyetler kurduklarını öğrenmişti. Onlar tek tiptiler: Taşıtları aynıydı; ışıklı plaka şeklindeki hava araçlarını kullanıyorlardı. Kıyafetleri yoktu ve vücutları, kafa yapıları, yüzleri, o iri gözleri... aynıydı.  Bu aynı olma hali bir olmalarını sağlamış olabilir miydi? Bir bütünün birbirinin aynı parçaları olmak rekabeti, çekişmeyi, savaşı önlemiş miydi? Nihayetinde medeniyetlerini yıkımdan kurtarmış ve gelişmemişler miydi?
Aslında görüntüde Dünya'da da işler o yöne doğru evriliyordu; herkes birbirine benzemeye başlamıştı. Mesela yüzler, kıyafetler, beklentiler, istekler... ama biz de bu pek de birlik duygusu yaratmamıştı sadece benzemiştik işte. Tükettiklerimiz ve istediklerimiz benzeşmişti. Ama yapay tanrılar tarafından tepelerden bir yerlerden tüketilmesi istenenler çeşitliydi ve isteklerde sınırsızdı. Bu benzerlikte bile birçokluk vardı: Kalabalık ve pis bir keşmekeş...
...Yapay Tanrılar, işini bilir. Herkesin istediği ortak arzu nesneleri yaratıyorlardı. Bir insan arzulanabiliyordu ya da bir çanta. Yani çanta da insan kadar değerliydi ve ona sahip olmak arzulanan olmak demekti. Çanta üstünlük duygusu veriyordu çünkü çevre tarafından güzel ve kaliteli algılanıyordu. Bu algıyı yaratan ve kümelere yayansa Yapay Tanrı'nın eliydi: Reklamlar!
Deniz üniversite yıllarında reklam yapmaya bayılıyordu. Bir reklam ödevinde düşündüğü cüretkar fikirle bir kaç kendini kanıtlamış öğrencinin ve bir öğretmeninin hoşuna gitmişti. Onunda birilerinin hoşuna gitmek hoşuna gitti ve reklamcı olmaya karar verdi. Ya da hayır eksik söylüyorum belki biraz fazlası: Düşünmeyi seviyordu, fikirler bulmayı ve kelimelerle arsızca oynamayı: Onların eteğini kaldırıp gerisine berisine bakarken ve baştan çıkarıp şekilden şekle sokarken kendini cennetten kovulan kötü melek gibi hissediyordu.
Kötülük hiç bu kadar güzel olmamıştı. Anlamları kat kat giyinmiş kelimeyi usul usul soyuyordu. Bazen içki ve iyi müzikle onlara yükleniyor ve yepyeni anlamlar doğurtuyordu. Bu mahrem ilişki özel sektörde iş bulup çalışmaya çalışınca bitti. Önce patron vardı, sonra patrona para veren müşteri ve patrondan para alan diğer çalışanlar... Deniz ise onu elden almayı hiç sevmedi.
Geçinmeliydi. Önce iş hayatındaki tuhaf ilişki örgüsünü bir süre anlamadı. İşini yapmak istiyordu ve özgür olmak; işinde de hayatında da. Ayaklarının üzerine sağlam basmak istiyordu ve kendini istediği gibi yaşamak. Ama bunu isterken diğer insanları ve onların tuhaf oyunlarını hiç hesaplamadı.
Suskun... Deniz, haksızlığa uğradığında susmayı seçiyordu. Aslında bu tamamen korkuyor olmasından kaynaklanıyordu. Yalnız başınaydı ve güçsüzdü. Evinin kirasını ve faturalarını ödemek için işe ihtiyacı vardı. Dolayısıyla kazancını sürekli kılmak için çevresindeki adaletsizliklere ve saygısızlıklara katlanmak zorunda olduğuna inanıyordu.
Öğrenilmiş çaresizlik... Deniz akıllı bir kızdı ama düzenin patronlara verdiği güçten ve kendi gibi iş için deliren yetenekli insanların varlığından duyduğu kaygı onu köleleştiriyordu: "Daha iyisini nerden bulacağım? Benim gibi birini basit bir gazete ya da internet ilanı ile kolayca bulabilir!" İşte zihninde kendi kendine tekrarladığı bu basit iki cümle bütün özgüvenini alıp götürüyordu.
Farkında değildi "eşsizdi o!" Herkesin kendine göre sadece onda olan bir gücü vardı. Bu güç; iyi konuşmak, iyi yazmak, iyi hesaplamak, iyi giyinmek, iyi gülmek olabilirdi. O zengin hayal gücünü ve kelimelere hükmetme yeteneğini görmezden geliyor kendini basitleştiriyordu.
Patronlar... Ah o patronlar... Denizin hayatından çokça patron geçmişti. Hepsinin tepeden bakan bir gözü vardı: Konuştuklarında kafalarının üzerinden yükselen kıvrak boyunlu bir tek göz. Bu göz çevreyi 360 derece görebiliyordu. Herkese hakim olma ve her şeye hükmetme arzuları o kadar büyüktü ki o yılan gibi kıvrılan ve defalarca kez kırpılan göz her şeyi inceliyordu. İnsani hiçbir pürüze tahammülü yoktu: Geç kalmak, hastalanmak, tatile çıkmak, özel günler... Patronlar bir makine gibi çalışmanı istiyorlardı çünkü kiranı ve faturalarını ödeyebilmen ve yemek yiyip karnını doyurman için sana para veriyorlardı. Hayattaki tatlı bütün zevklerden mahrum kalarak varlığını sürdürebileceğin kadar para. Ne büyük bir lütuf! Karşılığında aldıklarını ise küçümsüyorlardı. Senin eşsizliğini görmezden gelerek karşında büyük bir gevreklikle övünüyor ve gerekli zamanlarda sözleri ve tavırlarıyla zihninin arka odalarından birinde uyuyan o iki basit cümleyi uyandırıyorlardı:  "Daha iyisini nerden bulacağım? Benim gibi birini basit bir gazete ya da internet ilanı ile kolayca bulabilir!"
Övgü... Deniz, ölür müsünüz be kardeşim diyordu. Takdir etseniz ölür müsünüz?  Karşındakinin kendine güvenini bir piton yılanı gibi bütün bütün yutarak karnını şişirmek hoşuna gidiyor değil mi(!) Pis canavar, bok suratlı asalak! Dilerim geberirsin!
Küskün... Deniz bıkkın bir anında Akıl Defteri'ne şöyle karalamıştı:

"Bir konu başlığı verin bana, Öyle bir konu olsun ki dokunsun, vursun. Öyle bi’ başlık atayım ki ona büyük ve siyah olsun. Nasıl düşünmüş desinler, Nasıl gelir ki insanın aklına böyle şeyler?(!) Gelir işte, geliyor; ispatlasın kelimeler! Kelimeler yayından fırlayan oklar gibiler, Vurulsun, aklın saklı yerlerindeki düşünceler. Okudum dank etti desinler! Tatlı bir kıskançlık hissetsinler. İsmimi merak etsinler, geldiğim yeri… Gideceğim yerle ilgili akıl yürütsünler. Ya da sustum, ya da yazmam, Mutlu etmem kendimi: Akılda etmem, fikir zikirde dillendirmem. Ne gerek var ki, ne önemi var? İstemem konu başlığı, vermeyin! Büyük harflerle, siyah renkte yazmam da onu! Kim kimi dinliyor ki bugün? Kim kimi anlıyor? Memlekette takdir edilmek için ölmek gerek! Yazmak için ölüyorum, Ama ölüm takdir edilsin istemiyorum(!)Konu başlığı istemiyorum, Hiçbirinizden hiçbir şey istemiyorum. Rahat bırakın yeter!"

devam edecek...

19 Aralık 2014 Cuma

Pazar



Deniz geceden kalmaydı. Öğlen ancak uyanabilmişti ve kendini hasta hissediyordu. Allahtan eğlence için cumartesi gecesini ayırmıştı. Bütün bir pazar günü, onu iyileştirecekti.  Düzenli yemek yemeli; kanepesinde -üzerinde pikesi örtülü iken- uzanmalı ve bol su içmeliydi. Az düşündüğü ve bolca saçmaladığı gecelerin sağlıklı geçireceği gündüzleri elinden alması adaletli görünüyordu. Şu dünyada karşılıksız yaşanan ne vardı ki! Müessesede denge, karşılıklılık esasıyla kuruluyordu.
Bu aralar okuduğu kitap oldukça ilginçti: "Vladamir Nabakov, Lolita". Onu, hayranı olduğu sinema sanatçısı, ressam ve yazar James Franco'nun başucu kitabı olduğunu öğrendiğinde edinmeye karar vermiş; almak için kitapevlerini gezmiş, fahiş fiyatları duyunca ikinci elcilerin yolunu tutmuştu. Bir kaç yerden sonra sık sık gittiği ve yüzünü tanıttığı genç sahafçı ona kıyak geçmiş ve 13 TL'ye orijinal ve tertemiz bir Lolita edinmesini sağlamıştı. Çağdaş klasikler arasında gösterilen bu eser, konusu yönünden sapkın, işleniş yönünden sıradışıydı. Kitabı bitirip birilerine önermek için acele ediyordu ama hasta kafayla okumaya gücü yoktu. En iyisi onu sıkmayacak bir Hollywood filmi bulup izlemekti.
İnternet son 10 yılın en muhteşem icadıydı. Arama motorlarını kullanarak merak duyduğun her şeye kolayca ulaşabiliyordun: Kitaplar, filmler, müzikler... İnsan bilgi çağında yaşıyor ve ona kolayca ulaşabiliyorken neden her şey bu kadar sıkıcıydı?
Aslında bilgiye erişmekten iyisi bilgiyi aramaktı! Aramak uğraşı, sıkıntıyı öldürüyordu. Demek ki, çağın bize cömertçe sunduğu tüm bu olanaklar delice bir kolaylık sağlıyor  ve en temel uğraşımızı elimizden alıyordu; bu yüzden çıldırıyorduk. Çılgınca çalışıyor, eğleniyor, seviyor... Aşırılaşıyorduk ve aştıkça azalıyorduk. Geriye içi boşalmış paketler ve ileri de açılmayı bekleyen çekici ve yalancı kutular...
Allah belamızı verse de kurtulsak. Hepimizin aklını başından alsa, taşa çevirse mesela da hiç bir yere kımıldamadan öylece kalsak!
Deniz, zaman zaman ayaklı dev bir kaktüs olduğunu hayal ediyordu: Az su ve az güneşe ihtiyaç duyan, kendini dikenlerini kullanarak çevreden koruyan en önemlisi de çirkinliği sayesinde insanların ilgisinden kendini sakınan...
Dünyanın her yerinde güzel olan her yer ve her şey insan denen Canavarlar tarafından  hiçe dönerken onların şerrinden sakınmanın en güzel silahı "çirkinlik" ona bahşedildiğinden Yaratıcı'ya şükretmek gerekti.
Dünyanın bütün güzelliklerini yemek ve üstüne giyinmek isteyen insan; kendi çirkinliğini belki böyle gizleyebileceğini sanıyordu! İnsanların açgözlüğü karşısında aciz kalan zavallı insanlık! Deniz kaktüs olmayı insan olmaya tercih ederdi ama elden ne gelirdi: Kendine ve çevresindekilere katlanması gerekecek ve 'kaktüse gıpta etmeyi sürdürerek' ömrünün geriye kalanını geçirecekti.
Küçük odasının penceresinden baktı. Dışarıda hava kasfetliydi. Kar yeryüzünü örtmüş ve kente yanlızlık getirmişti.
-Yanlızlık bir renk olsa beyaz olurdu ve hissedilse soğuk.
Deniz, teras katındaki evinden açık manzarayı izlerken içindeki Deniz konuşmayı sürdürüyordu. Kaktüsten giren ve hava durumundan çıkan bu ruh hali hep hayra alamet değildi. Hafiften isyanlardaydı ve bu kafayı dağıtması gerekti.
İçini boşaltmak için Akıl Defterini eline aldı: Kelime çöplüğüne dönmüş zavallı defter pislik içindeydi. Onun cildini elinin içiyle sildi ve boş bir sayfa çevirdi. Deniz, yazarak yıkamaya başladı içini:

26 Kasım 2010 Cuma
Masaya Damlayan Ketçap ve Gözyaşı
Duvarlarla çevrili bir mutfak. Duvarlarda renkli kalebodurlar. Sanki hayatın bütün renklerini mutfak duvarındaki küçük karelere yerleştirmişler gibi. Buzdolabının üzerine süslü magnetlerle sıkıştırılmış anılar. Fotoğraflar, renkli ve siyah beyazlar. Eylül mutfakta geziniyor, beş adım boylamasına ve dört adım enlemesine. Yerde süslü halıları örten süslü örtüler var. Her şey üst üste her şey kat kat. Mutfaktaki yoğun enerji Eylül’ün hoşuna gidiyor. Mutfak Annesine benziyor.
Ayşe Hanım, yumuşak yüzünün arkasında tüm o yaşanmışlıkları saklamak konusunda usta. Yuvarlak yüzüne dolgun dudakları özenle yerleştirilmiş. Sohbetine ve tebessümüne doyum olmuyor. Sanki hiç üzülmemiş, sanki hiç incinmemiş, gören “biblo gibi kalmış” diyor. Mutfak tezgâhının sağında ve solunda bibloları için raflar var. Biblolar neredeyse küçük oğlu ile yaşıtlar. Raflarda on sekizini bitirmiş on dokuzundan gün alan biblolar; çok güzel ve çok kırılganlar ama onca yılı büyük bir hasar görmeden atlatmayı başarmışlar. Elma yanaklı bir oğlan çocuğu, memeleri süt dolu yeşil bir inek, sarı saçlı ikiz kız kardeşler Eylül’e iyi geliyor. Onları alıp ellerine narince, yüzlerindeki tozları parmak uçlarıyla silmeyi seviyor. Bibloları Ayşe Hanım’a benziyor.
Mutfakta günler sıcak ve keyifli geçiyor. Akdeniz havası balkona açılan kapıdan ve küçük pencereden içeriye sıcak hava dalgasını ve tuzlu denizin kokusunu taşıyor. Gündüzleri mutfak güneş alıyor, akşam olduğunda sokak lambalarından süzülen sarı ışıkla aydınlanıyor. Bazen de bazı gecelerde mutfak, dolunayın ışığı ile banyo yapıyor. Ayşe Hanım mutfağında misafirlerini ağırlamayı seviyor. Çünkü işini yaparken de onlarla sohbet edebiliyor.
Ayşe Hanım Eylül’e diyor ki; Bu masa (dikdörtgen mutfak masası) kızım uzun yıllardır burada benimle ve kimleri ağırladık birlikte. Neler konuşuldu kimler, bi’ bilsen!..
Mutfak masası, çevresindeki dört ayaklı beş sandalye ile yıllardır bir kenarını duvara dayayıp duruyor. O duruyor, kadınlar geliyor. Üstünde çaylar içiliyor ve kurabiyeler yeniyor. Örtüsü kahve lekesi oluyor, üstüne ketçap ve bazen de gözyaşı damlıyor. Örtüde lekeler birikiyor ve yıllar lekeleri dokuların arasına hapsediyor. İnatçı olan lekeler mi, yoksa…
Gözyaşları, onlar uçuyor, havaya karışıp insanların içine kaçıyor, görünmeden. Doğuş ve kaçış hikayeleri sahiplerinden dinlendiğinde çok trajik ya da komik… Geçmiş geçmişte kalıyor (mu acaba?) Kadınlar mutfak masalarında hikayeler anlatıyor ama.
                                                       

22 Şubat 2014 Cumartesi

Çatlak Bilye



İnsan henüz çok gençken, kesinlikle güzel bir gelecek hayali kurar. Toplumun ve ailenin öğretiyleriyle  çocuk aklında; düşünceler, beğeniler ve istekler şekillenir. Kimse hiç olamamak ya da yarım yamalak olmak istemez: İşsiz, evsiz-barksız, çocuksuz, karısız-kocasız, üstsüz-başsız... İşsiz bir üniversite mezunu!
İmkanların dahilinde kendini hayata hazırlarsın. Anne- baba kardeş, sülale, komşu, öğretmen, arkadaş, mahalle, şehir, ülke, 80'lerde televizyon, ,90'larda internet, 2000'lerde facebook, youtube... belki kitaplar, belki müzikler belki bir enstrüman... etkilenirsin.
Lüküsss hayat, güzel hayat pompalamalarını sorgulamadan, en derinlerinde arzularayak, herkesin arasına katılırsın. Herkesin istediğini istediğin için rakibin çoktur ve hayat seni sınava tutar. Kullandığı kanallar çevrenle sınırlıdır: (Türkiye) ÖSYM, Üniversite, Dil okulu çeşitli kurumlar ve işyerleri... Hiç olmadı hanenden biri; koca- karı, çocuk, amca, hala, kayın, hısım... Niye öyle? Neden olmadı? Hangi yolu seçeceksin: a, b ya da c.
-Bilye torbasındaki renkli misketler, birbirinin kafasına vurmadan önce, torbayı avuçlayan elin, "bir dost" olduğunu sanır. Oysa o ne kadar yuvarlak, pürüzsüz ve renkli olursa olsun, elin derdi, kendi keyfi için onu fırlatıp atmaktır. Bir bilye ve bir diğer bilye... Bilyenin kalın kafasını kırmak zordur, elin keyfi için oraya buraya fırlar, zıp zıp zıplar durur.-
İnsan düşünüyor mu, insan seçiyor mu, insan yaşıyor mu?
Ulan, el gelmiş avuçluyor, parmaklıyor işte be(!) Sen de ilk avuçlanan olmak için uğraş dur, kafan kırılınca anlarsın gerçekleri...
Köyüne dön gardaş, ince bir çubuk al ve toprağı karıştır, havalansın diye, ele hayrın olacağına börtüye böceğe olsun, sevaptır, Ah bak, kuraklık kapıda... Aşık veysel demiş ya hani, bizi koynuna alacak, sarılıp yatacak olan yar "kara topraktır" diye. Bari serilmeden onun bereketli göğsüne, bi' hayrımız olsun(!)
Off bee offff (!)
Kırmadan önce oturup memuriyet sınavına çalışayım...

16 Temmuz 2010 Cuma

Deli

Ben Akıllı-Delileri;
yüzlerinde taşıdıkları,
ağırlık yapmayan
gülüşlerinden tanırım.

29 Mart 2010 Pazartesi

Büyük ve Küçük

Küçük bi' kızken ben, sen büyüktün. Sonra adam, farkettim, ben büyüdükçe sen küçüldün! Ö.K.

Akıl Gezegeni

Sınırların, kalıpların ve duvarların olmadığı orada düşünceler; renkli, hafif, uçuş uçuş, özgürce ve en saf halleri ile geziniyor. Uçmakla konmak, yürümekle oturmak, tutmakla bırakmak… arasındaki süre bilinen hiç bir fizik ve matematik kuralına uymuyor. (devamı var, ama sizinle paylaşmak istemiyorum :P ) Ö.K.