Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2015 Salı

Masaya Damlayan Ketçap ve Gözyaşı

Duvarlarla çevrili bir mutfak. Duvarlarda renkli kalebodurlar. Sanki hayatın bütün renklerini mutfak duvarındaki küçük karelere yerleştirmişler gibi. Buzdolabının üzerine süslü magnetlerle sıkıştırılmış anılar. Fotoğraflar, renkli ve siyah beyazlar. Eylül mutfakta geziniyor, beş adım boylamasına ve dört adım enlemesine. Yerde süslü halıları örten süslü örtüler var. Her şey üst üste her şey kat kat. Mutfaktaki yoğun enerji Eylül’ün hoşuna gidiyor. Mutfak Annesine benziyor.

Ayşe Hanım, yumuşak yüzünün arkasında tüm o yaşanmışlıkları saklamak konusunda usta. Yuvarlak yüzüne dolgun dudakları özenle yerleştirilmiş. Sohbetine ve tebessümüne doyum olmuyor. Sanki hiç üzülmemiş, sanki hiç incinmemiş, gören “biblo gibi kalmış” diyor. Mutfak tezgâhının sağında ve solunda bibloları için raflar var. Biblolar neredeyse küçük oğlu ile yaşıtlar. Raflarda on sekizini bitirmiş on dokuzundan gün alan biblolar; çok güzel ve çok kırılganlar ama onca yılı büyük bir hasar görmeden atlatmayı başarmışlar. Elma yanaklı bir oğlan çocuğu, memeleri süt dolu yeşil bir inek, sarı saçlı ikiz kız kardeşler Eylül’e iyi geliyor. Onları alıp ellerine narince, yüzlerindeki tozları parmak uçlarıyla silmeyi seviyor. Bibloları Ayşe Hanım’a benziyor.

Mutfakta günler sıcak ve keyifli geçiyor. Akdeniz havası balkona açılan kapıdan ve küçük pencereden içeriye sıcak hava dalgasını ve tuzlu denizin kokusunu taşıyor. Gündüzleri mutfak güneş alıyor, akşam olduğunda sokak lambalarından süzülen sarı ışıkla aydınlanıyor. Bazen de bazı gecelerde mutfak, dolunayın ışığı ile banyo yapıyor. Ayşe Hanım mutfağında misafirlerini ağırlamayı seviyor. Çünkü işini yaparken de onlarla sohbet edebiliyor.

Ayşe Hanım Eylül’e diyor ki; Bu masa (dikdörtgen mutfak masası) kızım uzun yıllardır burada benimle ve kimleri ağırladık birlikte. Neler konuşuldu kimler, bi’ bilsen!..

Mutfak masası, çevresindeki dört ayaklı beş sandalye ile yıllardır bir kenarını duvara dayayıp duruyor. O duruyor, kadınlar geliyor. Üstünde çaylar içiliyor ve kurabiyeler yeniyor. Örtüsü kahve lekesi oluyor, üstüne ketçap ve bazen de gözyaşı damlıyor. Örtüde lekeler birikiyor ve yıllar lekeleri dokuların arasına hapsediyor. İnatçı olan lekeler mi, yoksa…

Gözyaşları, onlar uçuyor, havaya karışıp insanların içine kaçıyor, görünmeden. Doğuş ve kaçış hikayeleri sahiplerinden dinlendiğinde çok trajik ya da komik… Geçmiş geçmişte kalıyor (mu acaba?) Kadınlar mutfak masalarında hikayeler anlatıyor ama.


Ö.K.

18 Haziran 2013 Salı

Tuğçe der ki: Bir zamanlar bok suratlı yüzünden ben…




Kapının eşiğine çömelip kalmıştım, taş çıplak ve soğuktu, etimi üşütüyordu, sızlayan yerlerimi dayayıp acımı hafifletmek isterdim ama kımıldamaya korkuyordum. Ne kadar süredir orda öyle hareketsizdim, bilmiyordum. Yumuşak yaklaşımlardan eser kalmamıştı; yıllar onunla, benden o ilk duyguları alıp götürmüştü. Çığlıklar atıyordum ve tırmalıyordum öfkeliyken, üzerime tokatlar ve tekmeler savrulurken gereksiz bir çabaydı benimki ama içimden geliyordu. Onu seviyordum ve onu sevmiyordum; beni seviyordu ve beni sevmiyordu. Belki tam anlamıyla Aşk’tı bu belki de “Hayat’ın” tam karşılığı: Kaotiktik bi’ kere değişmiştik sonra, sonra barışçıl ve savaşçıl anlarımız olmuştu… Sonsuz uzaydaki bilinen ve henüz bilinmeyen her şey gibi yerimizde durmuyorduk ve bir yere de varmıyorduk. Eşsiz bir sarmalın içinde dönüp duruyorduk. Nasıl buraya gelmiştik ve nereye gidecektik bilmiyorduk. Başlangıç ve sonuç yoktu sadece dönüyorduk. -Aşk ve nefret ekseninde dönüyorduk, kafamda kurşunlar sıkılıyordu ve o yankılanan güçlü ses beni vuruyordu.-
Küçükken dünya dönerken nasıl olduğum yerde durduğuma, nasıl başımın dönmediğine anlam veremezdim şimdi büyüdüm ve anlıyordum, bilimin söyledikleri mantıklı geliyordu. Ama bu kapı eşiğinde etlerim sızlarken neden oturup kaldığımı bilmiyordum. Anlam veremiyordum kendime, bilmiyordum(!) Sinir bozucuydum. Bok suratlıyı hala seviyordum ve her kavgadan sonra ona dönüyordum. -İçimdeki sevgi vuruluyordu ama ölmüyordu.-
Büyük ve anlamlı bakan gözleri vardı, içimi ısıtan… Tanrım bu öküz de kim? Ben bir öküzü sevemem ki! Canımı acıtan bu öküzün, bu bok suratlı herifin gitmesini ve benimkini geri vermesini istiyorum! Mümkün müdür? –Zaman gösterecek.-
Küçük bir çocuk gibi ağlamak ve Tanrı’ya yalvarır gibi yalvarmak, geri ver onu, bana geri? Yoksa seni defalarca kez tırnaklamak ve o bok suratına sövmek zorunda kalacağım. Belki de bıçaklayıp uykun da öldürürüm seni. Vahşet ve gazetede küçük bir manşet. Üçüncü sayfa haberi, ucuz ve tanıdık. Kaç kadın ve kaç erkek önce severken birbirini deliler gibi sonra öldürmüyor ki(!)
Delilik! Hepsi delirmekten ve delirtmekten oluyor zaten, deliler gibi sevmekten, ölecek kadar sevmekten… Ah(!) gebertmek istiyorum şimdi seni, bağırsaklarını deşip dışarı çıkarmak ve o kalın ensene dolamak istiyorum, seni kalın bağırsağınla asmak istiyorum, uzun mutfak lambasında sallandırmak –Bok suratlı pislik-

Evden kapıyı vurup çıkmanı sessizce beklemem, hep böyle sessizce bekleyeceğim anlamına gelmiyor; yerimden kalkmalı, yıkanmalı, arınmalı ve yaralarımı sarmalıyım. –Sana bir şans daha vermeden önce…-

28 Mayıs 2013 Salı

Sarımsak

Tuğçe, Ayşe Hanım’ın mutfağında sarımsak soyuyordu. Mutfaktaki müzik, kulaklarından içeri dökülüp ruhunu dolduruyordu. Yer yer yavaşlayan ve yer yer hızlanan melodi hafızasını canlandırıyordu. Müzikte sözlerde vardı. “Sözlerde adamı hatırlatıyordu, yarasını kazıyıp, kanatıyordu.” Dışarıda gökyüzü denizle öpüşürken o sarımsak soyuyordu, yüzü solgundu. Canı bugün dudaklarını ve yanaklarını boyamak istememişti; sadece gözlerinin üzerine ince bir kalem çekmişti; yoğun kirpikleri yaştan ıslandı. Sarımsakta yaştı. Anını mutfakta sükunetle geçirmek, huzur, ne kadar az tattığı bir duyguydu eskiden. Canının yanmasına alışkındı o, bedeninin ve ruhunun çürümesine alışkındı; her gün aynı bok suratlı adamla uyanmaya ve geceleri onunla uyumaya alışkındı. Küçük eksiklerin büyük hatalarmış gibi algılanmasına alışkındı. Mutfak kapısına arkasını dönerken içi endişe dolardı; baktığı ilgilendiği adamın –kim bilir bu sefer hangi nedenden- ani hamlelerine, şiddetli darbelerine alışkındı. Işıl ışıl bi' cildi vardı ama fondöten kullanmak zorundaydı; yoksa vücudunda bok suratlının bıraktığı izleri nasıl kapatırdı… Şimdi vücudunun bir kaç yerinde taşıdığı yara ve dikiş izi dışında onu cildinde rahatsız eden bi’şi yoktu, fondöten de pek sık kullanmıyordu.
Tuğçe derin ve sessiz bir nefes aldı. Kendisiyleydi ve özgürdü. Bir adam yoktu ve yalnız hissetmiyordu çünkü kendinin farkındaydı; kendi varlığının, isteklerinin, ihtiyaçlarının… Aklında sadece kendisi vardı. Kendi varlığıyla dopdoluydu. Yalnızlık o  adamın kollarında uyurken vardı, mutfak masasında karşı karşıya oturmuş yemek yerken vardı, Banyoda sırtını keselerken ve hemen sonrasında onunla sevişirken vardı.
Tuğçe bok suratlıyı sesli anarken Ayşe Hanım içeri girdi.
Ayşe -Mantılar neredeyse haşlanmış, soydun mu sarımsakları?

Tuğçe'nin yüzü birden aydınlandı, bu öğlen yemekte mantı vardı. Ayşe Ablası, Nilgün ve o birlikte yaptıkları mantıları kız kıza yiyeceklerdi. Nefesinin sarımsak kokmasında bi' sakınca yoktu atık. Hoooooooo be hooooooo (!), dünya varmış. Tuğçe kendiyle dolu şimdi mutlu bir kadındı.  

5 Mayıs 2013 Pazar

Zeytinli Çörek


Eylül çörekleri severdi. Yumuşak yüzlerini ısırmayı ve dişlerini içine geçirdiğinde ağzına yayılan lezzeti; tuzlu, tatlı, baharatlı… Hemencecik yiyip bitirdiği çörekleri zamanlar harcayarak pişiren kadınlara hep hayrandı. Çörek yapmak sabır işiydi, bir tezgahın önünde ellerini ve deneyimlerini kullanarak kadınlar, ne muhteşem çörekler yapıyorlardı; Sakince, sessizce, yüzlerinde anlam veremediği bir anlamlı ifadeyle.
Bir anlamlı ifade! O ifadeyi önce şartlar sonra kendi arzusu nedeniyle taşımaya karar verdiğinde           -saklamayı isteyecek kadar- yaş almıştı. 
Ne vardı o ifadenin gerisinde? Gerideki, kadından kadına değişir miydi? Mutfaktan mutfağa ve tezgahtan tezgaha… Yoksa aynı mı kalırdı, hepimiz insandık da ondan dolayı çok başka sandıklarımız aslında benzer miydi? Çevre sessiz kaldığında, yalnız kadın yüzüne giyindiği o ifadeyle hamuru yoğuruyordu. Sertleşmiş kemikli ellerde de ojeli narin ellerde de hamur çörek oluyordu.
…
Eylül çörek yapmak için erken saatte uyanmıştı. Tırnaklarını özellikle kısalttı ve ojelerini çıkardı. Ellerini iyice sabunlayıp tırnaklarının arasına özellikle çalıştı. Tezgahını tekrar deterjanlayıp duruladı ve malzemeleri bir bir dolaplardan çıkartıp itinayla, tertemiz ışıldayan tezgahının üzerine yerleştirdi. Oranlar önemliydi, ısı önemliydi, karıştırma ve bekleme süreleri önemliydi, tazelik önemliydi… Tadı daha da güzelleştirmek için öğrenilen yeni yöntemler ve aromalar çok çok önemliydi. Bir de henüz test edilmemişi işin hamuruna katarken kadın aklına mukayyet olmalı ve zihinsel disiplini elden bırakmamalıydı.
Akıl uçmamalı, kaçmamalıydı! Aklı ehlileştirmek vahşi bir atı ehlileştirmek gibiydi. Emek ister ve zaman alırdı. Ama kadın yaradılıştan bunun için kodlanmıştı: Herşeyi düzene koyardı. Çalışkandı kadın yapardı ederdi, uğraşırdı sabırla didinirdi. Bir de Unutmazdı kadın, hiçbir şeyi unutamazdı (!)
Eylül, kattı, katıştırdı, tezgahının başında yüzündeki o ifadeyle dakikalarca çalıştı. Çörekler şekillendi, fırına verdi ve tezgahını toparladı… Tüm bunları dikkatle yaparken de “iç(l)i” düşündü. Çünkü o çörek yapan bir kadındı.
“Düşüncem, hayatımın aklımdaki yansımasıdır.
Düşüncelerimi hayat aydınlatır ve karartır.
“Düş” düm dedim. Bu benim düşüncemdi
“Düş”mediğimde de düşünmedim.
Düşmeden, düşünmeden düşlemeden duramam,
Çöreklerim ondan lezzetli(!)”

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Buzdolabı

Eylül işinden ayrılalı kısa bir süre olmuştu. Evde geçirdiği günler şaşırtıcı bir şekilde sorunsuz ve dolayısıyla keyifli geçiyordu. Sorundan kasıt, direk Eylül’ü ilgilendiren yani öznesi ya da nesnesi olduğu ilişkiler değildi. Çevresiydi. Çevresi sakindi, çevresi sorunsuzdu. İçine çektiği nefeste etkisiz oranda negatif enerji vardı ve bu ciğerlerine de yüreğine de iyi geliyordu. Keyfi ve ya kederi içine çekmek ve bir süre onunla hayatı solumak konusunda başarılı olan bu genç kadın,
mutlu insanlar içinde olmanın ömrünü uzun tutacağının şimdiden farkındaydı.

“Mutlu edersen mutlu olursun” hayata dair çok basit bir denklemdi ama cahil p.. kuruları için bunu anlamak neredeyse imkansızdı. Herkesi içine alan ve sanki bir kadın organı gibi yumuşakça çevreleyen Hayatı, sadece kendilerinin sanıp öyle hareket edenler, nihayetinde mutsuz ve yalnız kaldıklarında, nedeni asla kendilerinde aramayacaklardı, Eylül bunun da şimdiden farkındaydı.

P.. Kuruları çevreyi kirletiyordu; evde, sokakta, iş yerinde… Ama Eylül için en beteri, en en beteri (!) evdekiydi. Bir gün Annesi Ayşe Hanım’la şehirlerarası bir yolculuk dönüşü, kalabalık bavullarını taksinin bagajına attıktan hemen sonra, Deli Taksici Adam, yarı sarhoş haliyle şöyle bir cümle kurmuştu: “Dağdaki Aslandan Korkmam Evdeki Cahilden Korktuğum Kadar.”

Cehalet neydi, bilmemekti, fark etmemekti. Peki ya bilmek; matematik, Türkçe, tarih mi bilmekti. Hızlı arabaları, akıllı evleri, tatil yerlerini deneyimleyerek mi bilmekti... Bunları bilmek bilgili mi olmaktı? Bilgili olmaktı evet ama “Bilge” olmak değildi. Bilgili kişiyi bilge kişiden ayıran farkında olmaktı. Hayatının, kendi varlığının, çevresindeki insanların ve hayatların farkında olmak ve bilgiyi bu farkındalıkla yorumlamaktı. Yoksa “Bütün Dünya en okkalısından, en kokulusundan sıçsın” cahilce sahip olunan bilginin içine! İşte Eylül’de bunu biliyordu.

Çevresini soluyacak duyarlı bir beyine ve yüreğe sahip Eylül, hayatı yaşarken, hayatın içinde onca bilgiye erişmişti. Bu dünyada en korkutucu olanın şu genç yaşında “Cahiller” olduğunun farkındaydı. Ve onlar kazandıkça; çok para, kariyer vs., çevrelerindeki herkesi daha da küçük ve
değersiz görmeye devam edeceklerdi. Ta ki yaşlanana ve yalnız kalana kadar! İşte bu noktada yaş almak onlar gibiler için bilgeliğe yaklaşmaktı. Çünkü, insan çevresindeki nisanların ve hayatın farkına o zaman varır. Farkında olmak onları “insan” yapar. P.. kurusu olmaktan uzaklaşır ve hayatın bir parçası olduklarını anlarlar. Zarar verdikten ve iş işten geçtikten sonra insan olmaya
yaklaşmışken toprağa karışırlar.

Eylül evinin mutfağında, geçirdiği günlerin birinde,buzdolabının kapağını açmış ve kıpkırmızı bir elmayı yemek üzere eline almışken bunları düşünüyordu. Toprak bütün bilgeleri ve bütün cahilleri içine almış eritmiş ve elmaya dönüştürmüştü. Eylül o an farketti: Elma da kendi kurdunu yapardı! Bilge ve cahil bir arada güzeldi. O an Eylül Cahillere P.. Kurusu demekten vazgeçti.

Sesli düşündü:
E -Var bunda da bir denge…

29 Mart 2012 Perşembe

Hiç, âşık olacak birini bulamadığında bir filme âşık oldun mu?

…Eylül günlerdir tekrar ve tekrar izlediği filmin etkisindeydi!

Ayşe Hanım, üç çocuğunu bir elin beş parmağı gibi seviyordu. Yani, kalbinde her birinin ayrı yerleri vardı ve hiçbirini aynı sevmiyordu. Ona göre “eşitlik” sevginin ve alakanın adaletli paylaşımıyla sağlanırdı. Yoksa kalpteki hissiyat değişkendi. İnsan kendini bile zaman zaman sevmezken, sonsuz bir derinlikle ve kayıtsız şartsız bir şekilde kendinden doğanları nasıl sevebilirdi?

Mesela Eylül ile sevgi alışverişi bir başkaydı. Onun yakınken uzak, uzakken yakın halleri iç dünyasında özlemi hep canlı tutuyordu. Özgürlüğüne düşkün ve kendini yaşamayı seven bu kız evlat, özlendikçe daha derinden seviliyordu.

Bir gün, iki kadın mutfak masasında oturmuş konuşurlarken; Eylül, genç kız Ayşe’ye “Hiç, âşık olacak birini bulamadığında bir filme âşık oldun mu?” diye sormuştu. Anne Ayşe’ye, sorulması yerinde olmayan bu soru, sanki geçmiş zamanların birinde yaşamış bir roman kahramanına soruluyordu. Ayşe Hanım için, soru yerinde olsa da olmasa da fark etmezdi. Çünkü o, çoğu zaman, çocuklarına karşı Akdeniz iklimi gibi ılımandı. Karşı durmaktansa anlamaya çalışmayı yeğliyordu. Eylül’ü de anlamaya çalışıyordu. Ona istediğini düşündüğü şeyi veriyor ve özgür bırakıyordu. Aralarındaki iletişimin durumuna göre “sevmek” ve “daha az sevmek” arasındaki denge yeniden ve yeniden kuruluyordu.

Eylül, ince ve kemikli bedeni, esmer teni, kalın kaşları ve dolgun dudaklarıyla karakteristik hatlara sahipti. Annesine çok benzeyen ve hiç benzemeyen yanlarıyla kendine özgüydü. Konuşkan olmasına rağmen aslında korumacı ve içe dönük bir yapıdaydı. Çevresindeki atmosferi soluyor ve etki altında çabuk kalıyordu. Onun için zeki denebilirdi ve kendinden beklenmeyeni yapmak konusunda özel bir yeteneğe sahipti.

…

Eylül –Hadi ama söylesene! Hiç, âşık olacak birini bulamadığında bir filme aşık oldun mu?
Ayşe – Ben hiç birine âşık olmadım ve her aşk filminde aşık oluyorum. Oldu mu?
Eylül -Anne kızdın mı? Beni seviyo’sun di mi hala?
Ayşe -Şu an daha az seviyorum. Lütfen kalkıp masayı toplamama yardım eder misin?

16 Şubat 2012 Perşembe

Eylül'ün Harika Diyarı

…Eylül, Müdür Bey’in odasında, sıkıcı bir toplantının tam ortasındayken gecenin içindeki yıldızlarda dalıp gitmişti.

İnsanı her şey sınırlıyordu. Uzak yollar, anlayışsız insanlar, geçerliliğini yitirmiş ama her ihtimale karşı uyulan kurallar… Sınırlanamayan ve hiçbir yere çarpmadan ilerleyen tek şeyse hayallerdi. Eylül yaşının verdiği olgunlukla yeryüzünde geçirdiği onca yılda işte bunu öğrenmişti. Engellenemez tek şey hayallerdi!

- “Gerçekten gerçeği mi yaşıyoruz? Belki de sadece derin bir rüyanın içindeyiz; ya da belki sadece birinin hayalinin içindeki hiç biriyiz?” Hayatı haddinden fazla ciddiye almakta ise, birinin hayalindeki “hiçbiri olduğunu düşünmek” insanı hafifleten bir zihinsel iksirdi...

Eylül, gece mavisi ojelerinin içine ufalanmış simleri seyrederken işte tam da bunları düşünüyordu. Yıldızları, sınırları, yaşını, işini, hayatı…

Erkekler ve pek çok kadın hala kırmızı ojeleri güzel bulurken; tırnaklarını alışılmışın dışındaki renklere boyamayı seviyordu ve “Sen tuhafsın!” diyen insanları cesurca onaylamaktan gizli bir keyif alıyordu. Ona ismi yerine “Deli Kız” diye hitap edenleri sıkıştırıp göğsünde, kalbine sokmamak için kendini zor tutuyordu. Çünkü, gündelik hayatı içinde kendini en mutlu hissettiği hali “deli” haliydi. O anlarını keşfeden ve öylece kabul edenlere duyduğu sevgi katlanarak büyüyordu.
…

Müdür, hülyalara dalmış Eylül’ü görünce toplantıya geri dönmesi için seslendi.
-“Deli Kız” yine nerelere gittin, dedi.
-İşimiz var!..

Eylül bunun üzerine zihnindeki gece ve yıldızlarla süslü harika diyarından çıktı ve işine geri döndü.

O.K.

18 Ocak 2012 Çarşamba

E/CEEE...

Yeşil Orman’da güneşli bir gün. Ormanın en yüksek tepesinden manzarayı izlemek çok güzel. Taa uzaktaki Şato ağaçların arasında görünüyor. Boynuzlu atların üzerinde birkaç ultra kahraman gezintiye çıkmış. Dev elektrikli süpürge, karbondiyoksidi ve zararlı ultra viyola ışınları emerek içine çekiyor; Bu sayede gökyüzü ışıl ışıl, hava tertemiz.

Birden güçlü bir rüzgar esiyor ve kırmızı tafta elbisesinin içindeki tarlatanı dolduruyor. Kırmızı elbiseli kız, saks mavisi ayakkabılarını görüyor. Yerden yükseliyor ve uçmaya başlıyor. Kuşların hava trafiği çok yoğun. Korna sesleri susmuyor. Minik arabalarına turbo jet motor taktıranlar çoğunlukta. Bir de HAVODA KU 5’ler kuşlar arasında çok moda…

Derken; ani bir duraklama! Kırmızı elbiseli kızın eteğine minik kanatlı bir dev basıyor. Etek yırtılıyor ve kız sönmüş bir balon gibi gökyüzünde döne döne düşmeye başlıyor. Yeşil yeryüzü yaklaştıkça kız daha çok korkuyor ve attığı çığlık yükseliyor. Kırmızı elbiseli kız gözlerini kapatıyor; açtığındaysa annesinin her hafta yeni bölümünü hevesle beklediği dizideki Emir’in kollarında kendini buluyor. Emir çok yakışıklı görünüyor. “Tuttum seni!” diyor.
E-Çığlıklarını duydum ve yetiştim. Artık korkma güvendesin…

Ece, annesinin sesiyle uyandığında hala düşüşün etkisindeydi . Ayşe Teyzesi’nin deri koltukları yüzünden terlemişti. Annesi saçını okşarken, “korkma geçti” diyordu. Kadınlar mutfaktan tek tek çıkıp başına toplandılar: Ayşe Teyze ve Tuğçe Teyze.

Ece, kardeşiyle mutfakta oynadığı oyun yüzünden annesi ve teyzeleri tarafından salona kovulunca içerlemiş ve koltuğa kıvrılıp nazlı nazlı ağlarken uykuya dalmıştı. Kadınların aralarındaki hararetli konuşmalar genellikle babalar üzerine kuruluydu. Çoğu zaman onu sıkan bu konuşmalar, annesinin yüzündeki çizgileri derinleştiriyor ve göz kapaklarını yarıya kadar indiriyordu. Annesinin yüzündeki bu uykulu ifadeyi Ece hiç sevmiyordu.

Babasını ve amcalarını konuşurken, halden hale giren onca kadının arasında olmak Ece için sıradan bir hal almıştı. Aralara serpiştirilen alışveriş hikâyeleriniyse hiçbir şeye değişmezdi. %70 İNDİRİM yeni papuçlar, çantalar, kıyafetler demekti…

2011 yılının 3. Ayında 8 yaşına basmış olmanın olgunluğu ile Ece, annesinin onu CEEEEE, CEEEEE diye keyiflendirmeye çalışmasına şaşırarak yerinden doğruldu.
Kadın kalabalığı başından nihayet dağıldı….

16 Ocak 2012 Pazartesi

Tuğçe'nin Acıyla Dirilişi

İnsan hissederek yaşar ama duygularını aşırı yaşayanlar, uzun vadede tansiyon hastası olabilir hatta kafayı bile yiyebilir. Bu yüzden kişi kendini eğitmelidir; düşüncelerine hükmetmeyi ve duygularını dizginlemeyi öğrenmelidir. Böyle olanlar için Hayat, yavaş bir akarsu gibi akar ve ölüme sukünetle kavuşur.

Tuğçe, mutfak masasındaki yerini almıştı. Nilgün, sıkıntılı bitmiş gününü anlatıyor; Ayşe Abla kaşlarını çatmış dinliyordu. Tuğçe, susmaktan yanaydı. Çünkü, o Nilgün gibi sıkıntılı durumları anlatarak rahatlayamıyordu. Konuşmak, hatırlamaktı ve kötü hatıralar acıyı diriltiyordu. Dün dündü, dün gerideydi. Bugün, başka bir gündü; tertemizdi, eskileri deşip, gömüldükleri dünden çıkarmak onu kirletmekti. Tuğçe avuçlarındaki sıcaklığı daha çok hissetmek için kahvesini biraz daha sıkı kavradı. Isıya odaklandı. Yüzünü fincanına yaklaştırdı ve lezzetli kokuyu içine çekti. Kahve güzeldi, keyfi yerine geldi.

Nilgün, Abdullah’la geçirdikleri geceyi Ayşe Hanım’a anlatıyordu. Anlattıkları mutfağı aksak ve yavaş bir melodi gibi dolduruyordu. İnsanı hüzne boğan eşsiz bir melodi. Benzerleri olduğunu bildiğin ama onu dinlerken dünyada eşi benzeri yolmuş gibi hissettiğin bir melodi…

Ayşe duyduklarının etkisiyle, bi’tanem dedi. Senden bu dünyada bir tane daha yok. Bunu unutma ve sıkıntılı anlarında hep hatırla. Aklından çıkarma bak, bu dünyaya da bir kere geliyoruz. Hayat bize verilen bir hediye. Takılma bunlara, at aklından çıkar… Olmaz mı?
Nilgün, kelimelerin desteğiyle sırtını doğrulttu ve sandalyede daha dik oturdu. Tuğçe tam karşısında oturuyordu. Kahvesini ara ara yudumluyor ve yüzündeki aptal ifadeyle gözlerini mutfakta gezdiriyordu. İçinden, ne gamsız kadın diye geçirdi. Onun gibi olabilmeyi isterdi. Nilgün, içinde Tuğçe’ye karşı inceden bir kıskançlık hissettiğini fark etti ve kendine hayıflandı.

O an Tuğçe, mutfaktaki aksak ve yavaş melodiye kulaklarını tıkamış tatlı kahvesini yudumluyordu.

...

22 Kasım 2011 Salı

Muz ve Çilek

…Güneş bir aralık bulup perdeden odanın içine sızıyordu. Loş ve havasız oda kadınla adamın birbirine dolanmış vücutlarıyla doluydu. İki aşık sarhoştu: Günlerden neydi? Akreple yelkovan hangi vaktin üzerindeydi? bilmiyorlardı. Dün geceki tutkulu temas bugün yoğun duygulara dönüşmüştü. Bu eşsiz bütün olma hali sonsuza kadar sürsün istiyorlardı.
Güneş odayı zamanla daha çok daha çok (!) doldurmaya başladı. Gözlerini açmaları ve güne uyanmaları gerekti. Aşktan körken araladılar gözlerini. Yüzleri birbirine değdi, dudaklarında ikiz bir tebessüm belirdi. Öpücükler ve dokunuşlar peşi sıra birbirini izledi. Duygular, aralık göz kapaklarından ve dudaklardan berrak bir su gibi sızıyordu sanki. Aşktan sırılsıklam yataktan birlikte uyandılar…
Nilgün, kocasını özlüyordu. Her şeyin başındayken, her şey en yeniyken…
“Bir insanın içinde kaç insan vardı? Değişim, güzeli daha güzel yaptığında muhteşem bi’şeydi de, böyle her şey kötüye gidince “kötüydü” işte…”
Abdullah’la ilk zamanlarını arıyordu kadın. Kafası karışıktı. “Kendi de değişmişti aslında, kendisi de o ilk zamanlardaki kadın değildi. Ama bu değişimin mimarı eşiydi: O ve onun sevdaları, alışkanlıkları…”
Nilgün şimdi Abdullah’ın kollarında yatarken, aklındaki çıkmazlarla dolu labirentte keskin manevralar yapa yapa ilerliyordu. Kendini kalabalık bir caddede akan insan seline karşı yürür gibi hissetti. Tüm o düşünceler ve ruhundaki karmaşa üzerine hücum ediyordu. Kurtulmak için uyumak istedi ve tek bir ışık zerresinin sızmadığı kalın perdelerini çekip deliksiz bir uykuya daldı.
…Abdullah, uyandığında saat öğleni gösteriyordu. Dün çok içmişti ve sarhoşluk yerini midesindeki rahatsızlık hissine bırakıp gitmişti. Komedinin üzerinde duran fantazi seti; muz ve çilek dolu meyve kasesiyle bir şişe balı görünce kusmak istedi... Sonra erkek banyoya koşup içindeki bulantıyı böğürerek orda bıraktı.

17 Kasım 2011 Perşembe

Erkek Tıraşı

Ayşe Hanım’ın mutfağından yükselen buhar, dışarı kaçmak isterken pencerenin camına çarpıyordu. Nilgün içine nerin bir nefes çekmek için pencereye yaklaştığında ıslak camı gördü ve Ayşe Abla dedi bak, mutfakta öyle şeyler konuştuk ki duvarlar, pencereler bile ağlıyor.
Ayşe Hanım, öten düdüklünün altını kıstı. Sıcak havadan, ocaktaki yemekten ve hararetli sohbetlerden sonra içini çekilmiş hissediyordu. Paylaşılan tüm sıkıntılar yorgunluk vermişti. O an mutfak; buharından, dumanından, kokusundan ve kadınlarından arınsın istedi. “Kimyagerler bunu yapabilecek bi’ çamaşır suyu bulsalar…” diye mırıldandı.
Tuğçe mırıltıyı yakaladı: “Ayşe Abla çamaşır suyu mu dedin?”
Ayşe Hanım, Tuğçe’nin yüzüne baktı. Bu boyalı yüz, güzel ama kederle kirlenmiş geldi ona… Büyük bir parça pamuk ve çamaşır suyuyla temizlemek istedi: Ovmak, ovmak, ovmak… Bastıra bastıra, canını çıkarana kadar ovmak!
...Nilgün pencereyi aralamış bedenini hafifçe dışarıya sarkıtmıştı. Hava akşama dönüyordu. Yüzünü ılık ılık okşayan rüzgârı hissetti. Apartmanın önündeki geniş alanda sıra sıra park etmiş arabalar ve muhtemel işten çıkmış evine dönen birkaç insan vardı. Sokak lambaları çoktan yanmıştı; altından geçenlerin yalnızlığını gölgeleri gideriyordu.
Kadın, derin ve mavi bir havuzun içinde melankoliye gömüldü. Ciğerlerine hapsettiği hava nerdeyse onu boğana kadar da havuzun en dibinde kaldı!
…Abdullah arabasıyla Ayşe Hanım’a doğru yol alıyordu. Karısının sürekli orda olması içinde tuhaf hisler uyandırıyordu: Öfkeleniyordu, kuşkulanıyordu, kızıyordu, hazmedemiyordu… Ayşe Hanım’ın incelikli tavırlarının altında ona kalın bir adam olduğunu anlatması sinirlerini bozuyordu. Sesindeki tonlamalar ve en çok da bakışları bastıra bastıra “haksızsın!” diyordu. Karısının sorun ettiği her şeyi bilen Ayşe Hanım, onu anlamadan yargılıyordu. Oysa kadınların birbirlerine sergiledikleri bu dostluk gösterisi, küçük bir anlaşmazlıkta birbirlerini satacakları gerçeğini değiştirmiyordu. Kadınlar kıskanç ve içten pazarlıklı yaradılışlarını üstün rol kabiliyetleri ile gizlemeyi başaran parlak yıldızlardı. Abdullah’ın gözlerinden gece örtüsünü çoktan kaldırmıştı; o kadındaki hakikati tüm çıplaklığı ile görebiliyordu: “Hep abartı, hep yalan dolan!”
Nilgün pencereden sarkmış, melankoliden boğulurken kocasının arabasını gördü. “Ayşe Abla ben aşağı ineyim, Abdullah geliyor.” dedi. Ayşe Hanım, günün yorgunluğunu kemiklerinde hissediyordu. “Tamam dedi nasıl istersen, zaten bugün seninkini görmeye tahammülüm yok. İyi edersin, in istersen…”
Tuğçe’de Nilgün ile birlikte mutfaktan ayrıldı. Ayşe Hanım, iki kadını uğurlarken yalnız kalacak olmanın verdiği mutlulukla derin bir nefes aldı. İki kadın apartmanın merdivenlerini sessizce inerek bitirdiler… Nilgün arkadaşından ayrılıp arabaya binerken, Tuğçe Abdullah’ın keskin bakışlarını gördü. Başıyla selam verdi ve kirpiklerini kırpıştırarak gördüğü kareyi beynine yerleştirdi.
Abdullah, Nilgün elbisesinin çekiştirerek arabaya binerken, karısının güzelliğini fark etti. Onunla hoyratça sevişmek için derin bir arzu duydu. Tartışmayı içinde erteledi. Nilgün ağzını açacak oldu, sakince “Nilgün dedi, “tıraşa başlama” evimize gidelim ondan sonra…”

27 Ekim 2011 Perşembe

Eksik Etek

Mutfakta kısa bir sessizlik oldu… Sessizlikten hemen önce Nilgün telefonda Abdullah’la konuşuyordu. Kısa ve gergin bir konuşmaydı. Adamın öfkeli sesi hala kulaklarında çınlıyordu. Yine ruhu, eşi tarafından hoyratça hırpalanmıştı; Dağ olsa yıkılır taş olsa çoktan çatlardı. Kendine şaşıyordu aslında, “Nasıl oluyor da katlanıyordu, delirmiyordu, ölmüyordu?”
…Bundan yıllar önce bir genç kız vardı. Kumral saçları uzun, bedeni narin ve ince yüzlü. Penceresinden gizlice karşı komşunun oğlunu izlerdi. Sert bir fren sesi duyduğunda hemen cama koşar, perdeyi yavaşça aralar ve arabasından çıkıp evine girene kadar onu incelerdi: Erkeğin vücudu güçlü ve kıvraktı. Yürürken bedeni, vahşi ormandaki bir kaplan gibi devinirdi. Mahallede karşılaştıkları zamanlarda olurdu ama Abdullah’ın gözlerine gözleriyle değemezdi. Gerisinden bakarken ne kadar meraklı ve istekliyse yüz yüze geldiklerinde bir o kadar çekingen ve ürkekti. Abdullahsa esmer tenine yaratanın özenle yerleştirdiği akı beyazdan daha beyaz gözlerini Nilgün’e çivilerdi, diğer herkese yapığı gibi…
Ayşe Hanım, sessizliği kahkahasıyla bozdu ve masadaki kadınlar afalladı. “ Nilgün, kendine gelsene. Ne takıyorsun kafana, boşver. Her zamanki Abdullah işte. Geçen markete giderken uzaktan gördüm kocanı, baya göbeklenmiş çirkinleşmiş. O göbekten belli, Seninki iyice öküzleşmiş….” Munzur bi’ edayla lafını bitirir bitirmez bi’ kahkaha daha patlattı Ayşe Hanım. Masadaki kadınlarda bu tekerleme gibi lafın üstüne gülmeye başladı.
Ayşe Hanım acıklı durumlarda, kara bulutların arkasından parlak bir güneş gibi doğardı. Zor zamanlarda kullandığı ve arkadaşlarının diline de doladığı meşhur bir sözü vardı: “Hayatı gerektiği zamanlarda münasip yerlerinden tutmazsan olmaz, hayat geçmez.” derdi.
Nilgün dedi ki: Ayşe Abla öküz valla, ne gerek var şimdi böyle çıkışlara, ama di mi?
Nilgün onaylanmak istiyordu. Destek bekliyordu. Tuğçe bunu sezdi ve kadınsı bir dürtüyle atıldı: “Evet Nilgün dedi, çok haklısın.”
Tuğçe Nilgün’ün iki kat altında oturuyordu. Apartmana yeni taşınmıştı ama sıcakkanlılığı sayesinde hemen herkesle kaynaşmıştı. Sarı saçlarını büyük tokalarla toplamaktan hoşlanan bu balık etli kadın, iki kız çocuğu dünyaya getirmesine rağmen gayet formundaydı. Kendini seven bakımlı biri olmanın ötesinde onu masadaki diğerlerinden ayıran biricik farkı kocasını uzun süre önce boşamış olmasıydı.
Çiftler arasında En çok geceleri olan hoş yakınlaşmaları ateşli bir üslupla anlatmaktan hoşlanırdı. Saf bir ifadesi vardı, her zaman gülümsüyordu ve çok şeye aldırmıyordu.
…Tuğçe yatak odasındaki aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Aynada gördüğü kadını tanımakta zorlandı. Çok kilo almıştı, dolgun yanaklarını okşadı. Gözleri kendinde gezindi; sarı saçlarının gerisindeki kumral kısım büyüdükçe büyümüştü. Etli alt dudağındaki darbe izi yeni yeni iyileşmeye başlamıştı. Kendini acemi bir boksörün kum torbası gibi hissetti. Pis bir “BOK” “SÖR”!... Fuat! İki gün önce bütün mini eteklerini dolaptan atmış ve makasla kesmeye başlamıştı. Tuğçe onu durdurmaya çalışınca da tekne tokat girmişti…
Tuğçe düşüncelerinden sıyrılıp masaya geri döndüğünde nedir dedi “Biz eksik eteklerin çektiği!”
Ö.K.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Hesabımdan Düş Kırıkları

27 Nisan 2011-04-17 saat:20.33
...
Abdullah bir barda içiyordu tek başına. Tek olmak o an için zordu, anlaşılmak kadar zor. Yanında birisi olsa ne iyi olurdu. “Kalabalıklar içindeki yalnız adam” olmaktan kurtulmak için cep telefonunu eline aldı. Arkadaş listesi ekranda akarken eğlenerek mi dertleşerek mi rahatlamak istediğini tartıyordu. Karısı ile bu son kavgası gerçekten sinir bozucuydu: “…Nilgün onu anlamamakta ısrarcı ve uyumsuz bir kadındı, bencildi. Hayatının merkezinde daima kendisi olsun istiyordu. Abdullah, bütün sorumluluklarını yerine getiriyor ve ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ama Nilgün’e yetmiyordu. Şu kısacık hayatı çalışarak ve karısının dizinin dibinde pinekleyerek geçirmek istemiyor diye kötü ya da yetersiz olamazdı. Yaşamak güzeldi, aşk güzeldi, eğlenmek güzeldi ve o sadece iyi vakit geçiriyordu hepsi bu!..” Düşünceleri sanki geniş ve kaygan yolda hızla ilerleyen son model bir arabaydı. Araba, gazına yüklendikçe hızlanıyor fakat yol bir türlü son bulmuyordu. Konuşmalı ve rahatlamalıydı. Karar verdi dertleşmek ona iyi gelecekti. Cep telefonundaki kabarık liste ekranda aktı aktı aktı, yoktu, “Bu adam benim dostum!” diyecek bir tek isim yoktu. Onlarca işe yaramaz numara…

Bardağından son yudumunu aldı ve içki yüzünden kızarmış yüzünü buruşturarak barmene seslendi;
A-Bir tane daha! İçine bir dilim limonda at…
Barmen içkiyi Abdullah’a uzattı. Abdullah başını yumuşakça kırdı ve göz kapaklarını kapatarak, sessizce teşekkür etti. Senelerdir aynı yere gelirdi, mekanın sadık misafirlerindendi. Garson’un adını bile bilmiyordu; ama tek geldiği zamanlarda uzun uzun sohbet ettikleri çok olmuştu. Bu genç ve yakışıklı adam ona yakın geliyordu.
B- Abdullah Bey, erkencisiniz bugün, yoktur umarım bi’ sorun?
A- İyiyim iyiyim, sağol, bu son!..
B- Peki afiyet olsun.
Abdullah, içkiyi kana susamış bir vampir gibi tüketti, sonra elindeki bardağı sertçe masaya bıraktı. İçerken nefessiz kalmak hoşuna gidiyordu. Nilgün nerdeydi acaba? Tahmin yürütmek zor değildi aslında. Sevgili karısı, çocuklarının biricik anası, onu insanlara çekiştirmekten hoşlanıyordu. Biraz tartışsalar hemen Ayşe Ablası’nın eteğinin altına saklanıyordu. Tahminini doğrulamak için tuşlara bastı. Telefon çaldı ve geç açıldı.
A- Nerdesin lan?
N- Ayşe Abla da!
A- Sana demedim mi gitmeyeceksin bir daha oraya diye hı? Çocuklar nerde? Hazırlan seni almaya geliyorum!
Abdullah telefonu öfkeyle kapatıp, bardağını yere fırlattı. Barmenle göz göze geldiler.
A- Hesabımdan düş kırıkları!

Ö.K.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Şaka

Ayşe Hanım dedi ki; ‘Nilgün yüzünü gülüyor görmek ne güzel!.. İşte böyle kızım kendini salmak yok, dik duracaksın her zaman. Çocukların var, sorumlulukların var.’ ‘Tamam dedi Nilgün, peki. Ama ne zaman büyü yapıyoruz?’ Nilgün ciddi ciddi soruyordu. Ayşe Hanım’ın şaka yaptığını anlamamıştı. Büyülerden hocalardan medet umacak kadar çaresiz mi hissediyordu Nilgün kendini? Ayşe Hanım’ın aklından o an tek kelime geçti: Kötü!

Ayşe, Nilgün’ü seviyordu; bu genç kadının anlattıkları, hem çok yeni hem de çok eskimiş geliyordu. Defalarda yaşamıştı böyle şeyler ve defalarca dinlemişti birilerinden. Sonsuza kadar mutlu olunmuyordu işte, hele de konu evlilikse, erkeklerse!.. Ayşe Hanım’ın evine, sahil çok yakındı. Yürüyüşe çıkıyordu nefes almak, incelmek için arada. Kitap okumayı seviyordu bir bankın soğuk yüzüne oturup, güneşin kırık ışıkları altında. 40 yılda bir el ele yaşlanmış çiftleri görüyordu. Mutluluklarına irmeniyor, onlar gözden kaybolana kadar arkalarından bakıyordu. Ayşe Hanım, bu yıl 50. yaşını soğuk bir aralık günü doldurmuştu; 30 küsür yıllık evliydi, onunla birlikte evliliği de yıl almıştı. Kocasını sevmiyordu. Nilgün’de kocasını sevmiyordu. Nedenleri vardı, hak veriyordu.

Ece oturma odasından annesine seslendi. Anneee, Eda saçımı çekiyor, bi’şey söyle!.. Annee…

Nilgün, öfkesini gizleyemedi. Hızlı hareketlerle yerinde kalktı, oturma odasına yöneldi. Yüzündeki ifade çok gergindi. Ayşe Hanım, büyük bir ateş topunun oturma odasına doğru fırladığını sezmişti. Nilgün’ü mutfak kapısının tam önüne gelmişti ki, kolundan tutup yolundan çevirdi. Otur Nilgün sen dedi, sinirlisin… Çocukların kalbini kırma şimdi, ben hallederim.


Nilgün, durdu ve söz dinledi.
Gözlerini yere eğdi,
kirpiklerinin arkasında yağmurları ve yangınları hapsetti.
ŞİMDİLİK!

(… devam edecek.)

Ö.K.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Büyü

Masa suskundu. Ayşe Hanım kahve fincanını eline aldı. Beyaz porselenin üzerinde akarken, kurumuş kalmış telveyi bir süre izledi. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, gördüklerini söylemesi sanki zordu. Kalın ve biçimli kaşları S çizmişti; çekik ve yumuk gözlerini kısmıştı. Alçak sesle kısa bir ‘ımm…’ dedi önce sonra devamını getirdi.

-Bu adamın arkasında biri var(!) Sarışın, uzun saçlı, ince yapılı… Adamın sırtına yapışmış bırakmıyor. Kocan arkasını dönmüş aslında ama kadının onu bırakmaya hiç niyeti yok!..

Nilgün, şüpheleniyordu; şüphe günlerdir ve gecelerdir içini kavuruyor yakıyordu. Kendini çaresiz hissediyordu, güçsüzdü. Bu durumla nasıl baş edeceğini hiç bilmiyordu. İlk değildi aldatılışı! Pembe dizi izler gibi izliyordu artık kocasını ve yaptıklarını. Hayatının başrol oyuncusu, renkli ve hayat dolu senaryolarla karşısına geliyordu. Onun gençlik sevdası, maceralarını beraberinde getiriyordu; üstlendiği bütün roller keyifliydi. Canının istediğini yapan bu karakter çevresini ve etrafındaki insanları hiç düşünmüyordu. Yarattığı tahribat umurunda bile değildi. İstediği gibi oynuyordu işte herkesle ve her şeyle. Nilgün sevgili rol /hayat arkadaşı karşısında savunmasız ve çoğu zaman suskundu. O çıkış yolu bulamıyordu ve bazen bağıra bağıra bazen sessizce ağlıyordu. Nilgün bol bol ağlıyordu. Ama yeterdi, bu böyle gitmezdi, yeterdi! Her keresinde yeter!..

Ayşe Hanım kahve fincanını masaya bıraktı ve ‘bu sefer yeter ama’ dedi. Yeter Nilgün, bu kaçıncı! Kendin için çocukların için bir şeyler yapmalısın artık! Film izler gibi izliyorsun kocanı, olmaz böyle! Sonra munzur bir edayla ‘Kız dedi, büyü mü yapsak acaba?’

Nilgün’ün kederli yüzünde birden bi’ tebessüm belirdi. Yapalım ya Ayşe Hanım?

İki kadın, mutfakta gülüştüler…


(…devamı gelecek!)

Ö.K.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Acı ve Kahve Keyfi

Nilgün, mutfak kapısından içeri girdi ve masanın yanında durdu. O yerde, yüzündeki iklim, ılık ve yağışlıydı. Ayşe Hanım dostunu iyi tanıyordu, ondaki bu hava pek hayra alamet değildi. Neden diye sormadı hemen; belki duymaya hazır değildi belki de onun anlatmaya hazır olmasını bekledi. Aslında tahmin yürütebiliyordu; her ikisi içinde hüzünler ve kavgalar sıradan hisler ve ilişkilerdi. Orta şekerli Türk kahvesi yudumlarken anlatılan hikâyelerdi yaşananların her biri…

Nilgün kederli gözlerini tebessüm eden yüzünde kaybetti. Tatlı sesiyle Ayşe Hanım dedi, ne iyi oldu sana gelmem, kahveni özlemişim. Bana bir fal bakarsın di mi?

...Ocaktaki cezvede kahve, kısık ateşte ağır ağır pişiyordu. Bakır cezvenin yüzeyi, maruz kaldığı sert temizlik darbeleri yüzünden fazla parlaktı. Eğer cezvenin canı olsaydı, tam temizlendiği esnada çıkar ve bilinmeyene yol alırdı. Ayşe Hanım’ın deterjan kokan mutfağı inceden bir kahve kokusu ile şenlendi. Çocuklar mutfakta koşuşuyorlardı. Küçük oyunları onlara keyif verse de zamanın hırpaladığı yetişkinleri sıkıyordu.

Ayşe Hanım, “hadi bakalım ufaklıklar dedi, fındık popolarınızı deri koltuklarıma yapıştırın! Bakalım hanginizinki daha büyük; ölçersiniz sonra!..” Geçen hafta Ece’nin icat ettiği bir oyundu bu. Kendilerini kahverengi tonlardaki geniş ve yumuşak deri koltuklara bırakıyorlar, düşüşün şiddeti ile izler oluşturuyorlardı. Kimin izi daha büyük ya da daha güzelse ona puan veriyorlardı. Ayşe Hanım koltuk takımını seviyordu elbet ama şuncacık çocukların poposunun yarattığı tahribatı önemsemiyordu. Çünkü sakin ve sessiz mutfağında kahvesini rahat rahat içmek istiyordu.

O esnada Nilgün, dalıyordu uzaklara. Uzaklar gözlerinde büyüyordu sanki daha uzak oluyordu. Mutfaktan gitmişti Nilgün, kim bilir nerdeydi? Kahveler masaya servis edilirken irkildi ve geri geldi. İki küçük, güzel ve çatlak el gördü: Eller, ne kadar kremlenirse kremlensin yumuşamayan hassas bir deriye sahiplerdi. Zaman ve çalışmak yüzünden yıpranmışlardı. Tırnaklardaki leylak rengi oje muhtemel deterjan etkisiyle aşınmıştı. Ayşe Hanım kahveleri masaya koyarken Nilgün’e dedi ki: ojelerim çok fena… Bi’ fırsat bulup tazeleyemedim onları. Sonra kısa bir süre sessiz kalıp, şiddetli ve yumuşak bir sesle malum sorusunu sordu: Neyin var kızım, yine ne oldu? Ne yaptı!

Nilgün- Ne yapmadı ki Ayşe Hanım, ne yapmadı ki dedi. Önce sen bi’ falıma bak, sonra konuşuruz! (…devam edecek!)

Ö.K.

26 Kasım 2010 Cuma

Kadınlar ve Karıncalar

Ayşe Hanım sabahın erken saatlerinde kalktı, her gün yaptığı gibi. Aklında işlerini sıraladı, zihnindeki liste oldukça kalabalıktı. Çok şey düşünüyordu, gerçekten çok şey (!) Karınca çiftliğinde yorulmak nedir bilmeden çalışan karıncalar gibiydi Ayşe Hanım. Küçük bedeninden beklenmeyen işler çıkarıyordu. Evinde kendi düzenini kurmuş ve sistemini geliştirmişti, onun elinden çıkan her şey ayırt edilebiliyordu. Ayşe Hanım’ın poğaçaları, Ayşe Hanım’ın karnıyarığı, zeytinyağlı fasülyesi, Ayşe Hanım’ın çocukları…

Ayşe Hanım, çok kitap okuyor ve hoşuna giden sözleri kâğıda not edip buzdolabının üzerine yapıştırmaktan hoşlanıyordu. Eylül notların birinde şöyle okumuştu: “Karıncalar zaman kavramını unutur ve ara vermeden çalışırlar. Çünkü Dünya’ya geliş nedenleri budur. Çalışmak, var olmaktır. Onlar böylece büyük medeniyetlerini kurarlar.”

Eylül Annesini anlıyordu: Ayşe Hanım için medeniyetlerini var etmek için var olmuş mucizelerdi, karıncalar ve kadınlar. Oysa ne yazık, kadınları ve karıncaları anlayanlar ne azlar. Çünkü az olan her şey yetersizdir, hassas olan her şey zayıftır. Ez ve geç üstünden ez ve geç. Yazık!

Eylül, hüzünle öfkeyi böyle anlarda bir arada hissediyordu, içi bulanıyor kararıyordu. Kadınların mutfak masasında birbiri ile paylaştığı hikâyelerini hatırlıyordu. Nilgün’ün yediği dayak geldi aklına. Nilgün’ün kocası sabahları para bırakmadan evden çıkıyormuş ve Nilgün bu yüzden bir gece kocasının yatak odasının karanlık bir köşesine fırlattığı pantolonundan “onunda olan parayı almak” istemiş. Kocası parayı alırken Nilgün’ü yakalamış ve vurmaya başlamış, vurmuş, vurmuş çok vurmuş. Nilgün “onunda olan parayı” alamamış. Onun yerine sağlam bir dayak yemiş. Sonra Nilgün morarmış gözaltları ve apse yapmış bir burunla günlerce yaşamış, nefes alırken göğsü sızlamış. Çünkü bazı bey(in)ler için; az olan her şey yetersizdir, hassas olan her şey zayıftır. Ez ve geç üstünden ez ve geç!

Eylül’ün kemikli yüzündeki köşeler tüm bunları düşünürken daha sivriydi. Güzel ağzını doldurup çirkin sözlerle, içinden yüksek sesle küfür etti.

Ö.K.

Masaya Damlayan Ketçap ve Gözyaşı

Duvarlarla çevrili bir mutfak. Duvarlarda renkli kalebodurlar. Sanki hayatın bütün renklerini mutfak duvarındaki küçük karelere yerleştirmişler gibi. Buzdolabının üzerine süslü magnetlerle sıkıştırılmış anılar. Fotoğraflar, renkli ve siyah beyazlar. Eylül mutfakta geziniyor, beş adım boylamasına ve dört adım enlemesine. Yerde süslü halıları örten süslü örtüler var. Her şey üst üste her şey kat kat. Mutfaktaki yoğun enerji Eylül’ün hoşuna gidiyor. Mutfak Annesine benziyor.

Ayşe Hanım, yumuşak yüzünün arkasında tüm o yaşanmışlıkları saklamak konusunda usta. Yuvarlak yüzüne dolgun dudakları özenle yerleştirilmiş. Sohbetine ve tebessümüne doyum olmuyor. Sanki hiç üzülmemiş, sanki hiç incinmemiş, gören “biblo gibi kalmış” diyor. Mutfak tezgâhının sağında ve solunda bibloları için raflar var. Biblolar neredeyse küçük oğlu ile yaşıtlar. Raflarda on sekizini bitirmiş on dokuzundan gün alan biblolar; çok güzel ve çok kırılganlar ama onca yılı büyük bir hasar görmeden atlatmayı başarmışlar. Elma yanaklı bir oğlan çocuğu, memeleri süt dolu yeşil bir inek, sarı saçlı ikiz kız kardeşler Eylül’e iyi geliyor. Onları alıp ellerine narince, yüzlerindeki tozları parmak uçlarıyla silmeyi seviyor. Bibloları Ayşe Hanım’a benziyor.

Mutfakta günler sıcak ve keyifli geçiyor. Akdeniz havası balkona açılan kapıdan ve küçük pencereden içeriye sıcak hava dalgasını ve tuzlu denizin kokusunu taşıyor. Gündüzleri mutfak güneş alıyor, akşam olduğunda sokak lambalarından süzülen sarı ışıkla aydınlanıyor. Bazen de bazı gecelerde mutfak, dolunayın ışığı ile banyo yapıyor. Ayşe Hanım mutfağında misafirlerini ağırlamayı seviyor. Çünkü işini yaparken de onlarla sohbet edebiliyor.

Ayşe Hanım Eylül’e diyor ki; Bu masa (dikdörtgen mutfak masası) kızım uzun yıllardır burada benimle ve kimleri ağırladık birlikte. Neler konuşuldu kimler, bi’ bilsen!..

Mutfak masası, çevresindeki dört ayaklı beş sandalye ile yıllardır bir kenarını duvara dayayıp duruyor. O duruyor, kadınlar geliyor. Üstünde çaylar içiliyor ve kurabiyeler yeniyor. Örtüsü kahve lekesi oluyor, üstüne ketçap ve bazen de gözyaşı damlıyor. Örtüde lekeler birikiyor ve yıllar lekeleri dokuların arasına hapsediyor. İnatçı olan lekeler mi, yoksa…

Gözyaşları, onlar uçuyor, havaya karışıp insanların içine kaçıyor, görünmeden. Doğuş ve kaçış hikayeleri sahiplerinden dinlendiğinde çok trajik ya da komik… Geçmiş geçmişte kalıyor (mu acaba?) Kadınlar mutfak masalarında hikayeler anlatıyor ama.


Ö.K.