AN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2016 Pazartesi

Hafta Sonu


Deniz insanların konuşmadıklarını duymak konusunda iyiydi. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını 20'li yaşlarının ortalarında öğrenmişti. Üniversite yıllarında en sevdiği Hocası  İrfan, derste sık sık şu cümleyi tekrarlardı: "Alt metni okuyun!" İyi bir gözlemci olmak ve sorgulamak "gerçeğe yaklaşmak" için önemliydi.
Olay örgüleri ve insan ilişkileri ne tuhaftı, söylenenle söylenmek istenen çoğu zaman örtüşmüyordu. Çünkü insanlar korkuyordu: Duygusal ilişkilerde ya da maddi alışverişlerde çıkarları doğrultusunda hareket ediyor, kaybetmeden daima kazanç sağlamak istiyordu. Bu eğer bir sufi, bir Tibet Rahibi ya da Hint fakiri değilsen her insan da ortaktı.
Deniz böyle gözlemlemişti ve kendini de bu çoğunluğun dışında görmüyordu. O da kritik anlar da herkes gibiydi: Kelimeleri çekiştirip sündürüyor asla aklındakini en yalın ve doğru şekilde dillendirmiyordu. Karşısındakinin duymak istediğine en yakın şekliyle ya da çıkarlarına hizmet edecek şekilde kelimeleri dudaklarından döküyordu.
Örneğin:
Onu sevmiyorum demek yerine "Hoşlanmadığım yönleri var." demek gibi.
Ona aşığım demek yerine "Ona karşı bazı duygular besliyorum." demek gibi
Sanki alt metni kim okuyordu ki (!) ya da okuduğunu anlatmaya kim cesaret ediyordu?
İnsanın içi uçsuz bucaksız bir okyanustu ve onun mahsulü olan kelime de her an kaçıp kurtulmaya hazır kaygan ve pullu bir balık...
E. reklam ajansında en iyi niyetli ve en derin bulduğu adamdı. Saf da bir aşıktı ve kesinlikle korkaktı. İçindeki derin okyanusta duygular renk renk yeşerip salına salına büyürken kaygan cümleler kurmak yaptığı şeydi.
Deniz E.nin Ö.ye duygularının farkındaydı: Anlara gizlenmiş mimikler ve jestler, bakışlar ve sesler hislerini ele veriyordu ama kim emin olabilirdi ki? Yine de kocaman bir ACABA! hep vardı.
Bir hafta sonu, güneşli bir kış gününün gecesinde Deniz E. ve Ö.'yü Tunali Hilmi Caddesi'ndeki trafik lambasının hemen altında görmüştü. Lambalar asfaltı sırayla yeşile, kırmızıya ve sarıya boyuyordu. Ö. nün kolu E.ninkine düğümlenmişti. Ağırlığını E.ye yıkmışken Deniz'e yaklaştılar.
Deniz görmekle görmezden gelmek arasında gidip geldi. Çünkü katil olmak istemiyordu. Bu duygulu anın katiline Tanrı bile acımazdı. Karşı kaldırıma geçti ve yoluna gitti. Derken arkasından Ö. seslendi artık görmezden gelemezdi. İçinden bütün suçu ona yıkıp yüzünü sesin geldiği yöne çevirdi.
Ö.  onunla Ajans dışında bir yerde karşılaşmaktan mutlu görünüyordu. Birbirlerine sarışıp hal hatır sorduktan sonra Deniz'i geleneksel hafta sonu buluşmalarına davet ettiler. Bir avuç yakın arkadaş içki içip müzik dinleyecek; sohbet edeceklerdi.
Deniz, adamın duygularını yüzünde görüyordu: Sevdiği kadın konuşurken gözlerini ondan alamıyor her dediğini sükûnetle onaylıyordu. Böyle sevilmek ne güzel bir his olmalıydı ama Ö. hala öyle geride kalanları tesirindeydi ki, yaralarının sızısını duymaya öyle odaklanmıştı ki; karşısındaki taze aşkı göremiyor ya da görüyor ama karşılık verecek duyguları içinde bulamıyordu: İlgiye ihtiyacı vardı ama sevmek ona şimdi çok uzaktı. Geçmişi sırtından atamamışken yeni bir sorumluluğu taşıyamayacak kadar yorgundu.
E. hep halden anlayan bir adam olmuştu, karşısındaki kadının duygularını anlayıp önceleyecek kadar da geniş bir yüreğe sahipti. Yani bir süre daha sevdiğinin yanında belirsizlik içinde kalmakta bir sakınca görmüyordu.
Deniz işte tüm bu sessiz iletişimi kalpten duyuyordu.
Serin Ankara'nın ışıklı yollarından geçtiler. Yer yer az ve yer yer de çok insan gördüler. Yol boyunca bazen sustular ve bazen de saçma sapan esprilere güldüler.
Ö. nün başına gelen o korkunç taciz olayı çoktan geride kalmıştı ama hafızasına kazınmış anılar, bu gecenin içine, o geceden unutulmaz karelerini konduruyor, onu uçurup taa gerilere götürüyordu. Yaşananlar netliğini yitirmiş ama içinde bir yerlerde silik ve duygulu izler bırakmıştı.
Deniz geniş hayal gücü sayesinde metin yazarak para kazanmanın yanında, gerçek hikayelerin kurgusunu da zihninde güzel yapıyordu. Mekan, dekor, kostümler oyuncular ve replikler... geriye sadece canı istediğinde onları baştan sarıp oynatmak kalıyordu: Ö.nün evine doğru ilerleyen yol boyunca duyduklarını kurguladı ve bütün heyecanı ile yeniden izledi fakat bunu yanındaki iki kişi ne bildi ne de kendiliğinden fark etti. Zaten o da kötüyü hatırlatmayı hayatı boyunca sevmedi ve en çok da film izlerken tek olmayı severdi.
Ankara'nın ilikleri donduran soğuğundan merkezi ısıtma sistemiyle ılınmış teras katındaki eve girdiler. Henüz onlar eşikten girerken, içeriden genç insanların güzelliği ve neşesi sel olmuş kapıya doğru akıyordu. Mis gibi pişmiş tavuk kokusu ve herkesin elinde ucuz şarap dolu bir kadeh... Oradaki kimsenin pahalı bir içkiye verecek parası yoktu ama feodalizmin en parlak dönemlerinin yaşandığı Ortaçağdaki krallar ve prenseslerden daha lüks içinde ve en az onlar kadar mutlu oldukları kesindi. Soğuktan hemen sonra sıcakla buluşan tenlerde kan hızlı akmış ve yüzleri pembeleştirmişti; üstüne üstlük yemekten hemen önce içilen bir kadeh şarapta o pembeyi koyulaştırıp güzel bir ton vermişti. Gevşeyen bedenlerden gençlik taşıyordu; o  an her şey güzeldi Dünya bile!..
Deniz, hafta içi gergin ve sessiz iş gören arkadaşlarının özel hayatlarında ne kadar keyifli ve gürültülü insanlar olduğunu görmekten mutlu oldu. Fonda kısık bir sesle 80'lerin meşhur The Doors grubundan "Teachers çalıyordu. Melodinin içine dolduğu görüntü Deniz'i düşündürdü: Aslında o odadaki her biri "Gerçekleri kabul edip boyun eğmiş asilerdi."
İsyan bayrağını indirmiş ve zorlu varoluş savaşında hayatla ateşkes imzalamışlardı: Zamanlarının çoğunu istemedikleri ilişkiler içerisinde ve savunmadıkları düşüncelere hizmet ederek geçirseler de şimdi öyle değildi. Şimdi, canları ne isterse yapacaklardı. Zaman ve mekana hapis olmadan, mecburiyetten uzak, tercih ederek ve isteyerek orda kalacak, istediklerini istedikleri kadar yaşayacaklardı.
Müzik ve kelimeler birbirine karışıyordu ve Deniz hiçbir şeyi net duymuyordu. Bu anlamsız ses ona özgür olduğunu söylüyordu. O da bu anlamsızlığın içine dahil olabilirdi. Şimdi kural, kalıp, görev, yasak... defterinden silinmişti. Yeni bir sayfa açmak için hevesli, özgürlüğü iliklerinde hissetti.
Cepleri boş, ruhları zengin insanlarla; sohbet-muhabbet, yemek-içmek, müzik dinlemek-dans etmek... Dünü unutmak yarını düşünmemek.
Salon açık renge boyanmıştı, eski moda iki kanepe karşı karşıya yerleştirilmiş; camın hemen önündeki kalorifer peteklerinin önüne gelişi güzel puflar dizilmişti.  Karlı Ankara günlerinde bu sıcacık yerden manzarayı izlemek kimbilir ne keyifti. Çok geniş olmayan kare şeklindeki odaya bir küçük kare daha eklenmişti. Yuvarlak yemek masası ve onu çevreleyen  dikdörtgen sandalyeler buraya yerleştirilmişti. Buzdolabında muhtemelen her ne varsa cömertçe masaya dizilmiş, yemekler ve içecekler gösterişten uzak ama özenli sunulmuştu.
İlerleyen saatlerde misafirler masadaki yerini aldı.
Deniz, dakikaların tadını çıkarıyordu. Herkes içkiyle gevşemiş, E. ise sarhoş olmuştu. Zavallı E.nin aşk acısı kalbinden yükselip başına vurmuştu. Duyguları içinden taşıyor, gözünde yaş olmuş dışarı akıyordu.
Görenler müzikten sandı ama Deniz iyi biliyordu: Kalbindeki ateş büyümüş içini kaplamıştı. Dört bir yanına sıçrayan, kıvrıla kıvrıla oynaşan alevler tüte tüte raks ediyordu. Ateş bacayı sarmıştı.
E. orta boylu ve dolgun bir görünüme sahipti. Her zaman yüzünde yumuşak bir ifade taşır, sesini kontrollü kullanırdı. Deniz erkeklerin ağlamasından hiç hoşlanmazdı ama bu adamın etli yanaklarından süzülen gözyaşları belki bu özellikleri yüzünden ona hiç itici gelmedi. Hatta E.ye yakınlık duydu. Gözyaşları o an için birer inci tanesini andırıyordu. Okyanusun derinliklerinden çıkarılmış kıymetli taneler Ö. için bir anlam ifade etmese de Deniz insani bir zaafla kıymet vermekten kendini alamıyordu: "İçeride ateş olan duyguların, dışarı çıkar çıkmaz suya; sudan da inciye dönüşmesi ne büyük bir mucize idi!"
Geriye kalanlar E.yi susturmaya çalışmadı, onlarda kendilerini yaşıyordu. Kimisi birbiriyle sohbet ediyor, kimisi yemek yiyip içki içmeyi sürdürüyor bazısı da Deniz gibi olup biteni izliyordu. Gözler aynı yöne baksa da akıllardan geçenler başkaydı çünkü her insan ayrı bir Dünyaydı. Gözyaşının da anlamı anılarda saklıydı. Deniz sevinçten gözyaşı akıttığı anların tenhalığından şaşkına dönmüşken düşünmeye devam edip kalabalık kederlerin kadını olduğunu anladı. Aşk acısı yüzünden ağladığı zamanların uzunluğuna hayret ederek şimdi kendi için hiç bir anlam ifade etmeyen aşk geçmişinin hesabını yaptı. Bir adam ve parmaklarıyla sayamayacağı kadar çok kederli anı vardı. Onu yeniden hatırlamıştı ve bu hiç hoşuna gitmedi; daha fazla zamanını çalmasına izin veremezdi; Bu yüzden onun hayalini, temizlik yaparken eşikten giren sokak kedisini çalı süpürgesiyle kovan bir ev kadını gibi defetti. Kuyruğuna baka baka giden hayalin kırıntılarını da özenle süpürüp dışarı attı.
 Ö. ev arkadaşıyla birlikte masadan eksilenleri tamamlıyordu. E.nin ağlamasına alışkın görünen bir ifade takınıp işini yapmayı sürdürüyor ve sanki acıdan uyuşmuş beynini onun için yormuyordu. Gözlerinin gördüğü hiçbir olumsuz manzara beyninde yer etmiyordu. O hayata karşı netti: Artık yeri yoktu!
Deniz ise şarabını ufak ufak yudumlarken ilgisini çeken bir şey gördüğünde yaptığı gibi gözlerini cin gibi açmış E ile Ö arasında gidip geliyordu:  "İnsanoğlu değmeyecek şeyleri önemsemek ve böyle şeylere canını sıkmak konusunda son derece başarılıyken değerli olanı görmezden gelmek ya da görmek ve önemsememek konusunda da bir o kadar başarılı." diye içinden geçirmekten kendini alamadı.
Ö. karınları doyan ve içkiyle çakırkeyif olan arkadaşlarına yerinde bir öneride bulundu. Yerindeydi çünkü böylece gözlerinden yaş eksilmeyen "arkadaşını da" susturabilecekti.
~ Geceye bizim mekanda devam edelim mi?
Her hafta sonu dini bir ritüel gibi tekrarlanan gece gezmesi, yepyeni bir şeymiş gibi hevesle karşılandı.
O yere, her hafta değişik insanlar doluyor ve küçücük mekan ışıklar, müzik ve kalabalık sayesinde geniş ve heyecan verici algılanıyordu. Tabi, müdavimleri için sözleşmeden gidildiğinde dahi dostlarla karşılaşılıp kaynatılacak da bir yerdi. İşte o yer; Bir buluşma noktası, bir müzik ve insan keşif alanıydı.
Deniz, daha bahçesinden girerken tıkış tıkışlığında kaybolduğu ve içerisine adımını atar atmaz da kendini bulduğu mekanda, bir hayalet endamıyla süzülüp etrafını izlemekten sonsuz bir keyif alıyordu. O ileri derecede miyoptu ve sosyal hayatında gözlük kullanmayı uzun süre önce bırakmıştı. Dışarıda gördüğü fulü dünyada ayrıntıdan eser yoktu. Çapkın bakışları, alaycı mimikleri... seçemediği için istediği gibi davranabiliyordu. Onun gözlerinden kendi de bütün ayrıntılarıyla görünmüyordu; sadece belli belirsiz seçiliyordu. İşte bu dünya algısı, onu rahatlatıyor, istediği gibi eğlenebiliyordu.
Doğuştan gözlemlemeyi seven ve empati yeteneği gelişmiş Deniz için mekandaki insanların karakter haritasını çıkarmak ve birbirleri arasındaki ilişki ağını kurmak hiç zor olmuyordu. Karanlık bir ücra yerde antenleriyle yolunu bulan Petek Böceği gibi o da yaradılıştan yetenekliydi. Görmek için keskin gözlere ihtiyaç duymuyordu. O seziyordu.
Nasıl anladın? Nerden biliyorsun? sorularına karşılığı "Bazen bilmek için görmek (kanıt) gerekmez." oluyordu.
Cılız bedenini doyurmaktan aciz Deniz, şişman ruhunu mekana sığdırmakta zorlanıyordu. Tecrübe ettiği Dünya; ne çeşitli; en dokunan ve en vuran cinstendi. Tanımadığı ruhların karanlıkta dansları onu girdap gibi içine çekiyor ve hisler denizinde nefessiz bırakıyordu. Onca insan bedenlerinden soyunmuş saf enerjiye dönüşmüştü. Değişerek sonsuza kadar yaşayacak bir enerji topluluğu. Deniz'de değişiyordu: Katıyken eriyor; maviden pembeye dönüyordu. Dünyanın omuzlarına sertçe bıraktığı yükü karanlık bir köşeye çaktırmadan koymuş gibi hissediyordu. Pembeyken yaşamak ne güzeldi ve erimişken ve artık hafifken...
Kedinin renkli yumaklarla flörtü; yırtıcı tırnak darbeleriyle uysal patu vuruşlarını nasıl buluşturuyorsa; insanla, kedinin yumakla oynadığı gibi oynayan Tanrı'da önce tokatlıyor sonra peşi sıra okşuyordu: Deniz'in bütün hafta boyunca iş stresinden kaskatı kesilmiş boynu gevşemiş, kırıla kırıla ritim tutuyordu. Bu esnada gözleri de enerji yumaklarına dikkat kesilmiş kalpten izliyordu: E.nin rengi açılmıştı ve eğlendiğini görmek güzeldi. Ö. de yüzüne kuş gibi bir gülümseme kondurmuştu. Deniz yarın işyerinde bir araya geldiklerinde biliyordu: E. yeniden melankolik adam olacak ve Ö'de derin kederine gömülecekti ama şimdi onların yumuşak enerjilerini hissetmek iyiydi.

Gecenin sonunda herkes içkiden ve eğlenceden yorgundu. Evlerine dağıldılar. Bir hafta sonu da böyle geçip gitti.

29 Aralık 2015 Salı

Bir gün iş yerlerinin birinde


Sabah saat tam sekizdi. Küçük, basık ve karanlık oda insan ve makinelerle doluydu: Bilgisayarlar, yazıcı ve tarayıcılar... Masalar kare şeklindeki odanın duvarlarını çevrelemişti. Yukarıdan bakınca harap bir çerçeveyi andıran bu odanın içindeki resim; karanlık renklerden oluşan, fırça darbelerinin görünüşte düzensizce vurulduğu, pek çok yoruma açık ama kesinlikle insanın içine kasfet ve sıkıntı veren bir resim olurdu.
Bir avuç insan vardı ve gözleri yeterince yatakta kalamamaktan ya balon gibi şişmiş ya da tersine içine kaçıp ince bir çizgi oluşturmuştu. Dudakları birbirine ezbere bir günaydın dedikten sonra masalarına yığılmış şehrin meşhur simit dükkanlarının birinden aldıkları poğaçaları çay ya da kahve eşliğinde kemiriyorlardı.
Geldikleri yollar ve aldıkları mesafe farklıydı ama o ofisin içinde geçirecekleri zaman aynıydı: En az 12 saat. Haftanın 6 günü günde 12 saatten ömürlerinden en az 72 saat maaş karşılığı satılmıştı. Bazıları işe daha çok yaradıkları bazıları da gerekli sabrı göstererek aynı yerde uzun zamandır çalıştıkları için sigortalanma hakkını kazanmışlardı.
Odanın ortasında turuncu bir soluklanma noktası vardı. Bu nokta, ne koltuk ne sandalye ne de pufpuftu. Formu bozuk, tanımlanması güç bu genişçe oturak Reklam Ajansının logosu şeklindeydi. Bu gri resmi renklendirmek için tam orta yere oturtulmuş bir turuncu renk. Zamanla biriken pislik yüzünden o da canlılığını çoktan yitirmişti. Ama en azından turuncuydu işte!
Ajansın insanları cins cinsti: Arıza yapanı- orta yolu bulanı, tepeden bakanı-altta kalanı, çok konuşanı- hep susanı...
A. ajans patronuydu. Herkesten sonra kasılarak odaya girer, entelektüel kapasitesini ve yaratıcılık melakelerini kanıtlamak istercesine bir kaç salak laf söyler ya da espri yapardı. Yanından ayırmadığı ve hiçbir zaman itiraf etmese de ona karizma katması için sahiplendiği bir Golden Retriever cinsi köpeği vardı.  Köpek gerçekten çok sıcakkanlı ve güzeldi ama bir baharatın adını da taşımasına rağmen çok kötü kokardı. Bu dünya güzelini yıkayıp tüylerini düzenli tarasa ölürdü sanki. Ama zaten kendisi de pisti, tırnaklarının içinde her zaman karanlık kalıntılar olurdu. Kendini bile temizlemeye üşenen birinin köpeğini böyle dolaştırması da şaşmamak gerekti. Hiç mi güzel bir yanı yoktu peki bu A.'nın? vardı elbet: İnsanlara sonsuz bir samimiyetle yaklaşıyormuş gibi yaparak onları uzun saatler çalıştırmayı ve sigortalarını ertelemeyi çok iyi becerirdi. Ses tonu ve giyim tarzı da fena sayılmazdı.
A'nın Ajansında iş akışını planlamak için haftalık toplantılar yapılırdı. Genellikle pazartesi günü gerçekleşen bu etkinlik; karizmatik kasılmalar, ukala böbürlenmeler, çay-kahve ve güzeller güzelinin oda da endamla salınması eşliğinde geçerdi. Bu kendini beğenmiş reklamcı topluluğu ne kadar zavallı şartlarda çalıştıklarını görmezden gelerek işleri yükleniyorlardı.
Aslında kendilerini beğenmek için nedenleri vardı, hiçbiri boş insanlar değillerdi: İyi okullar okumuşlardı. Yarışmalardan ödüller alanlar, kendi sergilerini açanlar bile vardı. Onların işlerini yapmak için yetenekli, eğitimli ve becerikli olmak gerekti. Belki tüm bu meziyetleri yüzünden kasılmayı, böbürlenmeyi hakediyorlardı ama yakışmıyordu. O iş yerinde, o şartlar altında çalışırken bütün o kendini sevme ve yüksekte tutma hali eğriti ve çirkin görünüyordu.
 L. bunu en iyi gözlemleyendi. Ajansın temizlik ve yemek işlerine bakan bu genç kadın ancak ilkokulu bitirebilmişti. A.'nın mutfak masrafları için ayırdığı bütçe o kadar yetersizdi ki sürekli işini iyi yapamadığından ve ayın sonunu zor getirdiğinden şikayet ederdi. Her gün ucuz ve bir önceki günden değişik bir şey pişirmek için kafa patlatır sonunda yine pilav ya da makarna da karar kılardı. Haftanın en az iki günü yenen makarna bir gün yoğurtlu bir gün domatesli pişerdi.
L. bütün ajansı temizlerdi ve bu sayede her odaya girer kimin ne yaptığını görürdü. Kim masa başında ne kadar kalıyor? Kim iş saatlerinde facebook, msn kullanıyor? Kim telefonda uzun konuşuyor? Kim kaç bardak çay içti? Çalışanlar, onu önemsemediklerinden ondan korkmadıklarından kendileri gibi olabiliyorlardı ve bu bütün eksiklik ve hatalarını gözler önüne seriyordu. L. her birinin karakterinin röntgenin çekmişti: A.ya yalakalık yapan kim? Az çalışıp çokmuş gibi gösteren kim? Kim yalancı?...
Patronlar kötüydü ve çalışanlar da kusurlu. Bu birbirini tetikleyen iki ilişki durumuydu: Çalışanlar disiplinli bir çalışma temposu sergiliyormuş gibi görünüp kendi küçük yalanlarını söyleyerek işten kaytarıyor; A.nın adaletsizliklerine karşılık veriyorlardı. Hepsi etki-tepki meselesiydi. Ama A. verdiğinden fazlasını her şekilde alıyor,  genel olarak işleri tıkırında yürüyordu.
L. bu terazi- kefe bağlantısını çoktan kurmuştu. Gerçeği çırılçıplak soymuş onun anadan üryan halini izliyordu. İzlenimleri sinirlerini bozuluyor, kızarıyordu. Paraya ihtiyacı olmasa çoktan çıkar giderdi ama sakinliğini korumalı ve çalışmalıydı. Yoksa hastane giderlerini nasıl karşılarlardı?
L. kendinden 13 yaş büyük M.  ile çok genç yaşta görücü usulüyle evlenmişti. L henüz 16 yaşındayken tanıştırılmışlar ve birbirlerine alışmaları için 2 yıllık bir süreyi nişanlı olarak geçirmişlerdi. Annesi sözlüsüyle onu ilk kez evlerinin odalarından birinde yalnız bıraktığında heyecanlanmış ve korkmuştu. Kendinden oldukça büyük olan bu yabancı, şefkatli ve sıcak tavırlarıyla onu varlığına alıştırmıştı. Duygusal yakınlaşmayı fiziksel yakınlaşma izlemişti. Adam ona dokunmasını istemiş ve öpmüştü. "Biz karı-koca olacağız." demişti. L. M'yi sevmesi gerektiğini anlamış görüşmeler sıklaştıkça kendini daha rahat hissetmiş ve özgür bırakmıştı. Evlendiklerinde M. artık onun için bir yabancı değil iyi bildiği ve sahiplendiği bir adamdı.
Şimdi 6 yıllık evlilerdi. M. 30'larının L. ise 20'lerinin ortasına gelmelerine rağmen çocuk sahibi olamamışlardı. Güvenlik görevlisi olarak çalışan eşinin hem evi geçindirmek hem de tüp bebek masraflarını karşılamak için gerekli parası yoktu.
L. bebek sahibi olmak için çalışıyordu. Dönem dönem aşılanıyor ve sonucun olumlu olması için dua ederek hayatının rutin akışını sürdürüyordu: A.nın mutfağında sabah yedi buçuk akşam altı iş görürken pozitif şeyler düşünmeye ve stres yapmamaya gayret ediyordu. Masalardaki bardaklar çoğalırken sakinliğini korumaya çalışıyordu, güzeller güzeli tüylerini yeni temizlediği zemine dökerken ve karlı Ankara günlerinde çamurlu ayaklarıyla ofiste koştururken sakinliğini korumak zorundaydı.
Ah! misafirler... Ajansa ne zaman misafir gelecek olsa A. bir gün önceden onu uyarır ve ofisi yemek kokularıyla doldurmamasını rica ederdi. Çizdiği imajın mükemmelliği için bu şarttı, yağ ve yemek kokularının eşliğinde reklam bıdı bıdılarının karizması nerede kalırdı? Bir reklam ajansı önce kendini iyi satmalıydı diy mi? Susuzluk hiçbir şeydi ve imaj her şey!
A. bazı zamanlarda da misafirlerini yemekte ağırlamak isterdi.  O zamanlar ajansın sofrası şenlenir; Kalıcı lezzetler damaklara yerleşirken ağızda yuvarlanan havalı kelimeler mutfakta uçuşurdu. O günler zihinlerde  "Güzel zamanlardı!" hanesine işlenirdi.
L.nin işi zordu ama bu zorluğu ajansta anlayanlar olsa da birkaç ahlama ve vahlamadan başka bir karşılık görmez kimse çözüm üretmezdi: Masalarda bardaklar yine birikir, karlı günlerde yerler çamur içinde kalıncaya kadar yine  çiğnenirdi. Hal böyle olunca sakin kalmak zorlaşır ve aşılama yine ve yeniden başarısızlıkla sonuçlanırdı.
L. nin içi ne zaman bir bebek görse özlemle doluyor, kalbi ağırlaşıyordu. Böyle anlarında bile kendini o iş yerine yükten ağırlaşmış bir çuvalı zor bela fırlatır gibi atıyordu. Aylar birbirini kovaladı durdu ve böylece bir yıl doldu. Bir iş yerinde yıllanmak demek maaşına zam demekti ve o kadar zaman beklediğine göre sigortası da ödenmeliydi.
...Patronun odasına girmeden önce gergindi.
Kelimeleri nasıl yan yana dizeceğini hesapladı. A.yı ikna etmek istiyordu çünkü ondan gelecek olumsuz bir cevaba artık sabrı yoktu. Hayatında işyerini daha katlanılır hale getirecek bir gelişmeye ihtiyacı vardı. İşini sevmiyor ama orda çalışmayı sürdürmek istiyordu. Bir yandan da korkuyordu: Ya A. ona istediklerini vermezse? Kapıyı çekip gidecek miydi yoksa içine doldurduğu bütün o güven ve kararlılığı bir balon gibi söndürüp büzüşmüş ve kalıpsız bir şekilde orda kalacak mıydı?
Tüm bu çelişki ve belirsizlik içerisinde A’nın kapısını çaldı: A. aslında meşgul olduğunu ama yine de girebileceğini söyledi! L. günlerdir ağzında biriktirdiği kelimeleri teker teker döküldü. Utana sıkıla çıkardığı her kelimede yüzü biraz daha yanıyordu. Yanaklarının hemen üzerinde iki güzel kırmızı elma yeşerdi ama bu elmaları yeşerten “Utançtan Güneş”, Patronun kalbini aydınlatmaya yetmedi çünkü vicdanındaki karanlık örtü, L.nin güneşinden yansıyan ışıkları süzüyordu.
A. matematik bölümünden mezun olduğu için 4 işlemi iyi yaptığından mı yoksa patron rolünü hakkıyla oynadığından mı bilinmez çıkarlarını iyi hesapladı: Onun için kasasından ekstra çıkacak her kuruş zarardı. Büyümek için kazanmak ve az harcamak gerekti. Tabi bu düşüncesini dürüstçe söylemek salaklık olduğu için hemen kılıfına uydurdu ve bu işe ihtiyacı olduğunu çok iyi bildiği L.nin talebini ustalıkla geri çevirdi:
(Odayı ve adamı daha betimle) Kirli tırnaklarını masaya vurarak dedi ki: "L.ciğim, sigorta için biraz daha beklemen gerekecek.  Çünkü senden daha uzun süredir bekleyen arkadaşların var. Eğer önce sana ... yaparsam bu diğerlerine "haksızlık" olur. Zamma gelince, "MAAŞINA EK 75 TL" olarak düşündüm."
... L. odadan çıktığında, yanaklarındaki o yenilesi kırmızı elmalar solmuş;  yüzü sapsarı kesilmişti. Kendini tükenmiş hissediyordu. Hiç bir yanıt verememiş Patronunun karşısında kurumuş kalmıştı. Ağlamak istiyordu ama kimse onu ağlarken görsün istemiyordu. Sakinleşmek için kocasının sesini duymaya ihtiyacı vardı. Mutfağına döndü ve eşini aradı,

telefon uzun uzun çalsa da açılmadı.  

3 Haziran 2015 Çarşamba

Teoman Duygusu


Titriyorum, üşüyorum.
Saçlarım dağınık, yüzüm solgun, bacaklarım çıplak.
Parmak uçlarım üzerindeyim.
Dayandığım tezgah, mermer.
Ve mutfak dolabı çok yüksek.
İçkimi gizlediğim yerden nihayet alıyorum.
İçim, dışım gibi! Onu olanaksız gizlemek…
Yapma diyenim yok, durduranım.
Yapayalnızım.
Ellerime bakıyorum: Onlar da ince dallara tutunmuş sarı birer yaprak.
Kendime acırken; İçmek, içmek, içmek…
Yakıcı bir serinlik…
İçimi yıkamak, unutmak, boş vermek istiyorum.
30’larımın ortasında, benim kaderim teklik.
Çıplak etimi seriyorum betona…
İçimi çekiyorum; Nefesimi veriyorum:
Alkol kokusu doluyor mutfak.
Kendime diyorum: unut be unut! Koca kadınsın! Ayıp!
Hayat, bu katlanmak gerek.
Bu da geç’cek, geç’cek, geç’cek.
Sesimi duyuyorum; kelimelerim inandırıcı gelmiyor.
İnsan bir kendini kandıramıyor.
Yanımdan Fatma geçiyor; terliği indiriyorum üstüne: Geber böcek geber böcek geber böcek…


https://www.youtube.com/watch?v=DlsYbtyik_k

işte Teoman böyle hissettiriyor!

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Saadet'e Mani



Sabahın erken bir saati. Gökyüzü taş kaldırım gibi gri. Bulutlar yağmur yüklü ve karanlık. Kadın kırmızı yağmurluğu içinde çok güzel ve kırılgan. Yürüyor. Tek başına yürüyor, sakince yürüyor. Arkasından ilerliyorum, gözlerim üzerinde geziniyor, sonra ensesine takılıyor. Nasıl da uzun ve beyaz... İçimden sarı saçlarını toplamakla iyi etmiş diye geçiriyorum.

Onu aylardır merak ediyorum. Yüzünü yakından görmek için deliriyorum. Ama yapamam, cesaretim yok. Yıllar önce onun kadar güzel ve sağlıklıyken kocam bana aşıktı. Şimdi ona... Cümlenin sonunu getirmek istemiyorum. Sinirlerim bozuluyor; içime kontrol etmekte zorlandığım kötü duygular doluyor: Kıskanıyorum, öfkeleniyorum.

Sadece güzel olsa "iyi" diyorum. Aptal ve duygusuz bir sürtük olması için dua ediyorum.  Tek derdinin para olmasını diliyorum. Kocamı kullanması, iliklerine kadar sömürüp tekmeyi basması temennim.  Ben, tamamen iyi niyetle, kocamın  canını yakmasını istiyorum. İt gibi sürünerek kapıma düşmesi ailemin saadeti için yerinde olacak. Gerçekleri anlaması için bu gerekli!

Gerçek(!)  "bana mecbur olduğunu anlaması gerektiği."
Ve gerçek ne?
Bu kadının gerçeği ne? Çok iyi tanıdığımı sandığım kocamın gerçeği ne?

Bulutlar yükünü bırakmaya başlıyor. Başımı kaldırıyorum ve yağmur tanelerinin yüzüme düşmesine izin veriyorum. Yüzüm, tam ortasında alçak bir tepecik olan çorak toprakları andırıyor. Renkten ve neşeden eser yok. Varsa yoksa kuraklık; varsa yoksa  yokluk. Gençliğim, nerdesin? Yağmur bile şimdi başka hissettiriyor; melonkoli ve yanlızlık...

Kadın hızlanıyor; bense yavaşlıyorum. Aldatılmanın yükü daha da ağır geliyor başımı eğip omuzlarımı  yeniden öne düşürüyorum. Yağmur sertçe düşüyor ve sırtımı her bir dolu tane çok güçlü dövüyor.  Olduğum yere çivileniyorum. Üşüyorum!

- Allah belanı versin Vahap!

15 Mayıs 2015 Cuma

DÜŞEYAZMAK

Adam, bulutların üzerinde yürüyordu. Her adımında kösele ayakkabısı bulutun yumuşak karnını eziyor, iz bırakıyordu. Sakindi, hiç olmadığı kadar. Daha önce takım elbiseleri içinde hiç bu kadar rahat hissetmemişti.
Ölmüş müydü yoksa? Elbiseleri vardı. Ölse bedeni olmazdı oysa. Ne gerek kalırdı elbiselere o zaman...
Zaman! O çok çabuk geçiyordu. Kolunda saati yoktu ama onun akışını kanında ve kalp atışında hissediyordu. Zamanlardan bir zaman, günlerden bir gün... Hani, parmağını ağzının içinde çevirerek ıslatıp usulca esen rüzgara tutmak gibi. Varlığını görmez ama bilirsin. İşte öyle bir şey...
Sonra bulut bitti. Başını eğdi, uzaklardaki yeryüzünü gördü. Düşmenin vakti gelmişti. Rüzgarı hissettiği gibi ve zamanı... bunu da hissetmişti. Yere inmeliydi.
Ne vardı ki yerde? Geçmişini hatırlamak için zihnini zorladı. Nasıl yükselmişti bulutlara hatırlayamıyordu ama yeryüzünü anımsayabiliyordu: Bir ev, bir kaç arkadaş, gri kaldırım, taştan binalar ve ofis duvarları!
Uçmaya ve yükselmeye ve her şeyi olabildiğince geniş görmeye karar verdiğinde, hayatına sıkışmıştı. Yeri daralmıştı, o kadar daralmıştı ki; aramaya ve sormaya karar vermişti!
Resmin hepsini görmeden önce fırça darbelerini incelemek gerekti.  En küçük, en dar, en yetersiz, en bunaltıcı... en kötü! İYİYDİ...
İYİ!
Adam, "bütün kötü enlerine" minnet duydu. Onları bir anne gibi sahiplendi. Önce kendinden korumaya karar verdi. Ve yeryüzüne inmeden önce, her birine yemin etti. Aşağı indiğinde onların yerini yenilerine vermeyecekti.
Bulutların üzerinde kendiyle kaldıktan ve düşündükten sonra "dünyasını büyük tutmaya karar vermişti."
İşte, yeryüzüne düşmenin vakti gelmişti.
İki adım geri çekildi; adımlarının ezdiği yerleri yeniden ezdi. Ve gerildi, koştu koştu koştu(!) kendini aşağı bıraktı.
Geçmişini soyunmuş, çıplakken yatağına çakıldı. Vücudunun kestiği tavandan Bulutunun gidişini izledi.

Güldü, güldü, güldü...

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Bu yazar nasıl yazar!


Enine boyuna düşünerek seçilen konular basitlikten uzaklaşıyor. Düşünmeden bir konu seçmekse akıl süzgecini sallamak demek oluyor. Kumların arasından parlak altın parçalar göründüğünde şöyle diyorsun: Buldum. İşte ellerim aralıksız yazıyor.
Bu yazar böyle yazıyor: "BASİT"!
Basit olanı küçümsemeyin o her zaman iyidir. Anahtar kolay anlaşılmak da. Gündelik hayatta herkesin derdi bu değil mi aslında? Anlaşılamamak, anlatamamak, anlamamak, yanlış anlamak, çok iyi anladığını sanmak.
Herkesin biribirine karşı basit ve net olduğu bi' dünyanın hafifliğini hayal edebiliyor musunuz? Karmaşık ve dolambaçlı işler olmadan doğrudan anlatılan ve anlaşılan durumlar: "Dürüstlük, ete kemiğe bürünür ve aramızda özgürce dolaşır. Bu adamın koluna girer, birbirimizi samimiyetle selamlarız."
Basitlikteki bilgelik başkadır. Bakın Tibet Rahiplerine, Hint Fakirlerine... Onlardaki saflık, sadelik ve bilgelik bizi kendine çekmiyor mu? Delirmiş dünyanın karmakarışık düzeninde bu basitliği aramıyor muyuz? O zaman bir yazar neden çok düşünsün ki? Yetenekle süzmek hayatı daha doğru değil mi?
Bu yazar böyle yazıyor: "PLANSIZ"!
İçgüdülerine güvenmek, içinden geldiği gibi yazmak; Bunu yapıyor işte yazar. Onu edebi olmaktan uzaklaştıran içinden geldiği gibi yazmasıysa böyle yapmaya devam etsin. Çünkü okuyana iyi geliyor. Hayattan basit saptamalar yaratıcılıkla birleşince, "vay be ben hiç böyle düşünmemiştim" dedirtiyor. İşte yazının çekici tarafı. Fatih Sultan Mehmet'in yağlı kızakların üzerinde gemileri kaydırması gibi, Mısır Piramitlerini inşa eden ustaların kısa, tahta, kütük makinelerle taşları kaldırması gibi... Basit ve yaratıcı fikirlerin çekiciliğine kimse karşı koyamıyor. Sonra bu basitlik başka bir sürü şeyin temelini oluşturuyor. En büyük keşif en etkileyici olan o ilk düşünce o  ilk buluş değil mi?
James Franco'nun Palo Alto kitabında derlediği öykülerden birini okuyunca bunları düşündüm işte. Bu yazar  o dedim. Seviyorum seni James Franco.

24 Ağustos 2014 Pazar

Çağrışımlar

Canımın yarısı,
odalarım dantelli oyalı,
camın kenarındaki fiskos masası,
gelsen de kahvemizi içsek karşılıklı.
oda yanlız benle dolu,
gözlerim seyrediyor yolu,
canımın yarısı gelsin,
koysun kahvenin yanına lokumu.
...
Canım,
Sapsız üzüm olur mu,
Kanatsız kuş
Bebeksiz göz
Manasız söz?..
Bu can da sensiz olmuyor.
Ben, ben olmaktan çıktım,
Beklemekten ağaç oldum.
Gel de kök salayım kollarında
Dallarım dolansın boynuna
Dalayım sen koynumdayken
uzaklara.
...
 Bi kuş uçuyor uzakta
Kanatları örtüyor güneşi.
Gölgeleniyor yüzüm.
Yüzüm de karanlık var,
Ama ruhum da parlak bir aydınlık.
...
Canımın yarısı
olsan, ah olsan(!) kızardın bu kuşa,
Doğrulturdun tabancanı.
İndir derdim:
Güneşi örtüyor diye,
öldürmeyelim kuşları.
...
Söylenir, söverdin,
Sok sivri dilini içeri dedim:
İçerimi az kanatmadı zehri
Hatırlatma yeniden,
kuşu öldüreyim derken,
Söndürme içimdeki alevi.
...
Canımın yarısı,
gelsen, bi' gelsen var ya
ben seni... ah ben seni (!)
Çok severim hem de deli gibi.
...
Kabalıklarını da al gel  razıyım.
Severim ruhundaki çirkin yerleri.
Seni sen yapan her bir yeri.
...
Canımın yarısı
kasedeki üzüm,
yolu gözlemekten şaşı oldu iki gözüm.
Gelmeyecektin madem
ne diye heveslendirdin.
Bileydim, bu kadar döneksin,
"Diğer Yarın'a" randevu verirdim.



4 Haziran 2014 Çarşamba

Kırmızı, ete çok yakışıyor


Yıllar sonra onu gördüğünde bütün duyguları birbirine dolandı. O kadar dolandı ki önce içini tanımlayamadı sonra “halat” dedi:  “Duygulardan örülü ve zamanın her an biraz daha büktüğü kalın ve sıkı bir halat!”
“Geçmişten Gelen…”, laciverti çok severdi ve siyahı. Üstündekilere bakılırsa hala seviyordu. Yanakları kırmızı kırmızı olurdu yorulunca, çok konuşunca ve bi’ de şişme botu nefesiyle doldurunca… Çok yakışırdı etine o renk; yine çok yakışmıştı ama belki o yanakları kızartan nedenler çoktan değişmişti.
Acaba (!) Hayat ona neler yaptı? diye düşündü. Bilemezdiki çünkü soramazdı. Onlar biteli çok olmuştu. Üzüldü(!) Bu his yüzünden halat biraz daha sıktı ayak bileğini, sendedi. Gidemedi yanına, cesaret edemedi. Öylece baktı uzaktan.
Sonra araba seslerini işitti, insan uğultularını, kuş cıvıltılarını, esen rüzgarın fısıltısını… Derin bir nefes aldı ve sonra tuttu. Başını yere eğdi, kaldırımın grisine dalıp gitti. “Başka biri benim için yeni bir halat örene kadar dipteyim.” dedi. Başını kaldırdığında “Geçmişten Gelen…” yoktu ve yerinde kavruk bir simitçi çocuk duruyordu.
Gülüp feleğin cilvesine, acıktığını hissetti, çocuktan iki simit istedi yandaki kahvehaneye oturup bir de çay söyledi.

19 Temmuz 2013 Cuma

Kraliçe dedi ki; "Yağlanmak güzeldir"

İçimde bir şarkı çalıyor. Göğsümdeki ritm diyor ki; “Benim krallığıma gel!” Kemikli bedenimin altındaki yağlı kalbim, gergin bir davul gibi yatıyor. Onu hareketsiz bıraktığım günden beri oldukça kilo aldı: Yalnızlıkla besledim onu, anlayışsızlıkla besledim, Sözde hoşgörüyle besledim… Şimdi, eskiden kırılgan olan kalbimle bütün tok sesleri çıkarabiliyorum. Mesela “SİKTİR GİT, BOŞVERESENE, HADİ LAN ORDAN, BENİM SORUNUM DEĞİL, DEFOL GİT…”
Kalbim benim krallığım. Kolayca “Benim krallığıma gel!” diyebiliyorum. İnsanları içeri buyur ediyorum. Çünkü yağlı ve gamsız tavrıyla kendini koruyacağından şüphem yok. O birileri, doğru dürüst davranırsa ne ala, yoksa güçlü bir tokmak darbesiyle hadi “YALLAH!” En son kimin yüzünden yağlandı kalbim hatırlamıyorum, Aslında tek tek olayların çok da önemi yok. Sonuçta yağlı ve benim içimde nispeten daha güçlü bir K/albim/rallığım var.

Krallığımda hayat akarken başkalarınınkinde de hayat sürüyor. Bazılarından tiz sesler geliyor. Kapaklarımı sıkı sıkı kapatıyorum: Kulak deliklerimle göz kapaklarımı özellikle sıkı örtüyorum. O ince/likli sızıntıya tahammülüm yok; rahatsız oluyorum. Eskiden duyduğum şefkat duygusunun yerini çoktan acıma ve tiksinti aldı. Farkındayım: Duyarlı kalmaya çalışmak boşa çaba (.) Za/yıf/rif kalplerdeki krallıklar yıkılmaya mahkumlar. “Hep böyle kal(!) demek en büyük aptallık. Yaşamanın tek yolu, değişmek. Hayatın akışı bu yönde, direnmek anlamsız. Teslim ol ve zayıf olma. “Yağlan(!)” ve “Yaşa(!)”

10 Haziran 2013 Pazartesi

AMPUL KAFALI SARI DEV VE AĞAÇ


Ağaç, kalın bir gövde, ince kollar ve uzun parmaklarla hayata tutunuyor. Bazen rüzgar; yumuşakça eserken ve okşarken yapraklarını; bazen üzerine sertçe savururken tozu toprağı o hayata sımsıkı sarılıyor. Aşıklar gövdesini bıçaklıyor, derisini sıyırıyor, sesini bile çıkarmıyor. O hep iyi niyetten biliyor, masum duygular yüzünden… Acısı hafifliyor, sessizce yaşamayı sürdürüyor. Aşk acısıyla yanıp içindeki ateşi söndürmek için, içlerine kafa yapıcı sıvıları akıtan zavallılar, gövdesine dayanıp ağlıyor sonra şişeleri ayakucunda bırakıp gidiyorlar, kızmıyor.  O hep iyi niyetten biliyor, masum duygular yüzünden. Sonsuz bir hoşgörüyle ve sessizce yaşamayı sürdürüyor.
 Şakalaşıp oynaşan yeni yetme aşıklar, dallarını kırıp yapraklarını çekiyor, tepesine tırmanıp kuşları avuçlarıyla yakalamak isteyenler bile var. Aşk gösterisi tehlikeli olabiliyor. Üzerinden düşüp kolunu kıranlar var (Ah be ah!) İzler bir ömür taşınıyor, bedenler toprağa karışıyor, boşalıyor. Ağaç üzerinde gösteriler sürüyor.  Pazartesi, Salı, Çarşamba… günler birbirini kovalıyor; dayanananlar, tırmananlar, acıtanlar, kanatanlar hiç bitmiyor. O hep iyi niyetten biliyor, masum duygular yüzünden. Kızmıyor, sonsuz bir hoşgörüyle ve sessizce yaşamayı sürdürüyor.  
Hayat, rengarenk bir gökkuşağı başı da yok sonu da, altından da geçilmiyor. Ağaç başını hatırlamadığı sonsuz bir hayatın içinde, gökkuşağının altında, insanlarla yaşıyor. Dünyayı izliyor, aşık ayyaşlar ve çapulcular çevresinde değişiyor da değişiyor. hayat; deniz gibi dalgalanıyor, nehir gibi kıvırıyor, kadın gibi deviniyor, çocuk gibi oynuyor… Deniz’ler, Nehir’ler kadınlı çocuklu onun hep dibindeler. Hareket etmese de o, hayat renkli, hareket etmese de o hayat hareketli: Biliyor; insan bile hızına yetişemiyor. Mutlu mutlu yaşıyor ömrünü, bol bol nefes alıp veriyor.
Ama, bu aralar aldığı nefes içini yakıyor, sanki köküne biber sürmüşler. İnsanlar da çoğaldı anlam veremiyor. Kolları çok, parmakları uzun; hepsini okşamak, kucaklamak istiyor ama ilk defa yetememekten korkuyor. Bu ilginin nedeni nedir? Ama tabi ilgi güzel. Ağaç, Allah’ın kudretli elinde aşkla yaratılmış, yaradanı seviyor, aşkın kendisi o, ondan ötürü her şeyi seviyor: Kuşları, bulutları, rüzgarı, Ayyaş, çapulcu aşıkları seviyor.  …Seviyor da seviyor... Çevresinde aşk olsun ona o güzel.
Ampul kafalı sarı devi bile seviyor! “Geçen gövdesinde derin bir acı hissetmişti, içinden hangi aşık delirdi diye geçirmişti? Ayyaş ,çapulcu aşıklar, aşktan kendinden geçerdi, içerdi içerdi, derisini sıyırıp, kalpler çizerdi –de bu öyle değildi. Beterdi(!) Acısını hafifletmek için iyi niyet aradı çevresinde? Aşk yoktu, aşık yoktu ne ötesinde ne berisinde ne de tepesinde… Sarı büyük bir dev vardı, ısırığı da pek bi’ acıtmıştı! Canına okumak isteyen bu sarı, ışıklı, yanıp yanıp sönen, ampül kafalı dev de kimdi? Onu bir türlü çözemedi.

O dev peyda olduğundan beri çapulcu ve ayyaş aşıklar; Deniz’ler, Nehir’ler kadınlı çocuklu, geceli gündüzlü dibindeler… Biberli hava da hafifledi. Derin derin nefes alıp verebiliyor yeniden… Her nefeste dallarına ve yapraklarına oksijen doluyor. Hayat çok güzel, yaşamak çok güzel yeniden en derinden hissediyor.  Oh Be(h) Mis! 

28 Mayıs 2013 Salı

Yalnızlığımla biz başbaşayız

Benim tanıdığım yalnızlık seçkindi, asla makyajsız insan içine çıkmadı ve güldü daima; en boşlukta, en soğukta, en karanlıkta ve en titrerken iliklerine kadar. O kadar çok sevildi ve alkışlandı ki onca güzel meziyetinden kimse onun yalnız olduğunu anlamadı.
Benim tanıdığım yalnızlık gururluydu, asla kimseye derdini açmadı, güçlü bilinmek istedi daima; en çaresiz, en muhtaç, en titrerken iliklerine kadar. O kadar çok sevildi ki sonra o gururlu duruşuyla, taktir etti onu kalabalıklar ve alkışlandı, kimse onun yalnız olduğunu anlamadı.

Benim tanıdığım yalnızlık sadıktı, iyi günümde ve kötü, yanımda durdu daima; Mütevazi ve içtendi hep ve hep yanımda. ben en karışık, ben en kalabalıkken iliklerime kadar. Yanımdakiler beni gördü, bense seçkin, gururlu ve sadık dostumu(!)

21 Mayıs 2013 Salı

NEJLA’DAN BİR GÜN ÖNCE


Kırmızı bir elma.
Yeşil bir yonca.
Yürüyen mavili bir kadın,
Parmak uçlarında.

Yüksek ağaçlar.
Yüzünü göğe çevirmişken o ,
Kızıl saçları dalga dalga.

Eflatun bir gökyüzü.
Çiçek kokan rüzgar.
Kanat çırpar özgür kuşlar.

Mavili, kızıl saçlı kadın,
Yürürken parmak uçlarında yalın ayak,
Yeşil yonca eziliyor altında.

Avuçlarındaki kırmızı elma,
Isırılırken iştahla,
Yarım kalmaktan mutlu.
Mavili Kadının içi daha kırmızı,
O büyük ısırıkla.

Ağaçlar yapraklarıyla güneşi süzüyor.
Kadın izlerken eflatun gökyüzünü,
Toprak rengi gözleri kamaşmıyor.

İçinde çağlayan bir şelale,
Her notaya basıyor,
Her rengi alıyor,
Hüzün renginde akıyor,
Sevinç renginde akıyor,
Kararıyor, sararıyor ve kızarıyor.

Kırmızı elma bittiğinde,
mavili, kızıl saçlı kadın eve dönmeye karar veriyor.
Eflatun gökyüzü kararıyor ve rüzgar soğuk esiyor.

Kadın saçlarını topluyor, parmak uçlarındaki toprağı silkeliyor.
Ayakkabılarını giyiniyor.
Gri şehrine ve bir artı bir evine gitmeden hemen önce,
Arabasında, yalnız oturuyor.

İçindeki sesler ver renkler solgun.
Şehrinin rengini giyinmeye hazır.
Arabaya biniyor, yolu alıyor, evine varıyor.
Gri kaldırımı bir gün daha topuklarıyla aşındırıyor.

Eve girer girmez bir duş alıyor,
Tuvaletini edip elmayı çıkarıyor.
Sonra hemen yatıyor.
Yarın yine iş var ve iş arkadaşı Kedi suratlı, meymenetsiz Nejla.













28 Mayıs 2012 Pazartesi

Masalları da İnsanlar Yazar



Aslında insanlar, duyguların içlerinde uçuştuğu anlar için yaşar. O anların dayanılmaz cazibesi “hayır” demeyi güçleştirir ve hatta reddetmek imkânsızdır. Canının yanacağını bilsen de teslim olursun. Kadına, adama, içkiye, sohbete, ayakkabıya… Uçuş uçuş olursun. An güzeldir!
Benim kahramanım hiçbir zaman uçmaktan korkmadı. Uçuşan duyguların peşinden gelen can sıkıcı, acıtıcı her şeyi büyük bir yürekle karşıladı ve “an” gelip geçtiğinde ve sıra acıya geldiğinde hep şöyle dedi: “Değerdi, yine olsa yine yaparım!”
Hikaye mi anlatıyorum? Hayır!
Bir masalın içinde mi yaşıyorum? Hayır!

Şöyle eşsiz bir hikaye yazmak isterdim hatta daha iyisi bir masal kahramanı olmak. Ben hayatı bütün gerçekliği ile ve en gerçek halimle yaşıyorum. Üstelik masal gibi bir hayatım da yok, emin olabilirsiniz. Tüm bunları derken geçmişte bıraktıklarıma “ Hikaye oldu!” da demiyorum.
Hikaye olmasalar da yaşadıklarım, içimde bi’yerlerde birikiyor; sıra sıra diziliyor; içimde beş raflı geniş bir kitaplık var. Hayatı yaşarken “davetkar yeni anlar” sayfalarımı aralıyor. “Eski ben”i okuyorum. Eskiden yapıyordum ama şimdi yapmıyorum diyorum: Çünkü canımın yanmasına tahammülüm yok; ya da zaten o anı yaşadım; öyle anlar bir kere yaşanır; ya da daha gerçekçisi: O boku bir kere yedim ikinci kere yiyecek ve bok çuvalına dönecek değilim.
Ben bir kahraman değilim, bir masal kahramanı hiç değilim ama benim bir kahramanım var ve o hiçbir zaman uçmaktan korkmadı. Uçuşan duyguların peşinden gelen can sıkıcı, acıtıcı her şeyi büyük bir yürekle karşıladı ve “an” geçip sıra acıya geldiğinde hep şöyle dedi: “Değerdi, yine olsa yine yaparım!”
Masallarda kahraman kusursuzdur. Kötü kalpliler ve ters giden olay örgüsü yüzünden çok acı çeker ve sonunda mutlu olur. Benim kahramanım kusurlarla doludur ve bi’dolu yanlış da yapar. O hayatını yaşamak ve anı yakalamak için çoğu zaman bencildir ve bu yüzden birilerine göre kötü biridir. Benim “gerçekten” kahraman gördüğüm odur işte. Bu ters kahraman “O an” için acı çekmeyi göze alarak masalı geriden yaşar. Anı yakalar, mutluluğu yaşar ve acıyı sona saklar.
Kahraman insanlar hayatlarını yaşar ve gerçek masalları da “sondan başa” bu insanlar yazar.

6 Nisan 2012 Cuma

Osuruktan Tayyare

Zülküf Ağa, Salih Ağayla bir öğlen saatinde çiftliğinin avlusunda buluştu. Şark köşesindeki havalı sedire kıvırıp bacaklarını oturdular. Yedikleri yağlı yemekler ve haram lokmalar ile büyüttükleri kıçları sediri yeni ısıtmıştı ki; Salih Ağa’nın en gözde kâhyası Süleyman Dayı avlunun kapısında belirdi. Ağalarını rahatsız etmekten korkarak, yüzündeki ezik ve yalaka tebessümle açık alanda seyirdi; bildiği, alıştığı, ait olduğu sedirin köşeciğine ilişti.

“Yüksek bir coğrafyanın en yüksek dağında; derelerin çağladığı, salkımsöğütlerin uzun saçlarını rüzgârın okşadığı, çiçeklerin renk renk açtığı birbirine dayandığı yer yer de kucaklaştığı o yerde arıcılık yapılıyordu. Köyün tabiatı öyle güzeldi öyle güzeldi ki, henüz elde değmemişti. Orayı bir kere gören bir daha unutamazdı. Köylüsünün yanakları aldı, onlarda arılar gibi çalışkandı.” İşte bu şiir gibi köyün Godoş Ağaları, arıcılıktaki son gelişmeler konusunda bilgilenmek üzere Devletin görevlendirdiği mühendisi bekliyorlardı.

Son dönemde TV’de dönen reklam kampanyaları dolayısıyla “bal” Tarım Bakanlığı’nın ilgisini çekmişti. Baldan Irmak, Çağlayan Bal gibi yeni markalar çok düşük fiyatlara kavanozlarca balı pazarlar olmuşlardı. Altın değerindeki bal, aptal reklamlarda pul olmuştu. Hal böyle olunca denetim şarttı, bilgilendirme şarttı!

Zülküf Ağa, eğitim fakültesini yarıda bırakmış, köydeki işlerin başına genç yaşta geçmişti. Aldığı eğitim nedeniyle kendini diğer ağalardan farklı bir yerde görüyordu. Kendi kendini, daha bilgili ve duygulu bir adam olarak algılıyordu. O kendince sağduyulu ve nazikti ve başka pek çok “iyi” şeylerdi!

Edalı bir iç çekiş: “Salih Ağa bu bal işi iyi olmadı. Şimdi gelecek zatı-ı muhterem anlatacak da anlatacak. İş bizim işimiz. Dedelerimizden beri biliriz. Boşa zaman kaybı.”

Salih Ağa, kara ve düz saçlarını yandan ayırıp briyantinle şekillendirmişti; ya da belki
samanlıktaki Sarı Kız saçlarını özenle yalamıştı. Cılız bıyıkları, tos(s)uk suratında fazla ince duruyordu. Konuşurken sesinin tonu hep aynı seviyede ilerlerdi. İnsanların yüzüne bakmadan konuşur, göz göze gelmesi halinde acelesi varmış gibi hemencecik kaçırırdı. İnsanları ezmek konusunda oldukça istekli bir boynu büküktü: Tanrı, sonradan olma sinsi kişiliği yüzünden sanki onu cezalandırmış ve insanlara “…Ya kulum bu sinsidir!” mesajı vermek için boynunu bükmüştü. Çipil gözleri bu nedenden hep altan alttan bakıyordu…

Kahya Süleyman mı demeli yoksa Kukla Süleyman mı? Süleyman, köyde sevilirdi vesselam: Cemaati hoş sohbetiyle toplayıp çevresinde, kelimeleri raks ettirirdi, tütün ve emek kokan köy kahvesinde… Kaytan bıyıklı Süleyman, Badem gözlü Süleyman, Selvi boylu Süleyman… Tatlı dili ona öyle bir kapı açtı ki; tepeden inme, Salih Ağa’nın kahyası olma mertebesine erişti. O günden sonra, Kahya Süleyman, bütün güzel meziyetlerini Salih Ağa’nın kirli emellerine alet etti. İçindeki masum çocuk; belki fark etti, belki etmedi ama uzaktan onu gören köylüler notu çoktan verdi. “Salih’in Süleyman içindeki o neşeli çocuğu, giydiği körüklü çizmelerin altında ezecekti.”

Cemre havaya yeni düşmüş onu ısıtmıştı. Yalancı bahara aldanan kayısılar bir hevesle tomurcuk vermişti. Devletin görevlendirdiği mühendis, uzun yollar kat ettiği arabasından indi. Yüzüne ılık bir bahar yeli vurdu, köyün çiçek kokan havasını kokladı. O an içinde de kır(köy) çiçekleri açtı; güzel hissetti. Bahar sarhoşluğu muydu bu, neydi!?

Salih Ağa’nın evinden içeri girdiğinde avluda oturan beyler ayağa kalktılar. Mühendis, geldiği adresin doğruluğundan emindi ama lafın gelişi ve lafa girmek için “Burası Zülküf Arpacı’nın evi midir?” dedi. Zülküf Ağa en nezaketli hali ve ince sesiyle avluda oluş nedenini içeri davet etti: Salih Ağa genelde o saatlerde tarlada tapanda teftiş de olurdu. Eee maraba (işçi) kısmını, başıboş bırakmak sonra başa sıkıntı açardı, sorun olurdu.

İçeri buyur edilen mühendis kendini takdim etti, sedirin en münasip yerine yerleşti; Çay ikramını severek kabul etti. Biraz muhabbetin ardından dokümanlarını, tanıtıcı broşürlerini çıkardı ve bilgisini beylerle paylaştı. Sükûnet içinde dinlenişi onu mutlu etmişti. Vazifesini yerine getirmenin ve işe yaramanın tesiriyle hafifledi, yükseldi. Lavaboya gitmek için izin istedi. Ağalar baş başa kaldılar.

Salih Ağa, Zülküf Ağa’ya döndü. Kelimeler ağzından telaşsız ve gevşek bir şekilde çıkıyordu: “Osuruktan Tayyare!” Devlet böyle genç kızları mı uzman diye görevlendiriyor? Benim arıcılıktaki geçişim, onun yaşı kadar…” dedi. Zülküf Ağa, Salih’i başıyla onayladı. “Aman dedi. Kırmayız kalbini o kadar yol gelmiş dinleriz, misafir ederiz, sonra da uğurlarız. Sen kafanı yorma Salih Ağa, “Biz yine bildiğimizi ederiz.” dedi.

Hava saatler ilerledikçe ısınmıştı. Broşürleri ellerine alıp Ağalar, gerdanlarını yellediler, havalandılar. Mühendis Hanım, görününce ellerindekini hemen masaya bıraktılar.

Zülküf Ağa, genç hanıma dönerek çok teşekkür etti. “Sizin gibi genç insanların fikirleri bizim için çok önemli. Siz bizim geleceğimizsiniz, paylaştığınız bilgiler çok kıymetli. Muhakkak faydalanacağız. Elimiz kolumuz olacak bu öğrendiklerimiz” dedi.

Salih Ağa, Süleyman Dayı’ya döndü ve talep eden bir ses tonuyla;“Broşürleri al, güzel bir yerde muhafaza et, kaybolmasın!” dedi. Süleyman hemen yerinden doğruldu, ceketini tutarak Ağasının önündeki broşürleri el pençe toparladı.

Salih ile Zülküf göz göze geldiler. Zülküf Ağa’nın kaşı gözü ayrı oynuyordu: Yüzünün her bir parçası ayrı bir anlam taşıyordu: “Bak ne güzel idare ettik. Havaya soktuk, havasını aldık, güle oynaya gitsin şimdi yoluna… Sansın ki kıymetli, sansın ki değerli, sansın ki biz onu dinleriz… Ne karlı ise, biz onu yaparız!” Zülküf Ağa o bir anda işte bu kadar şeyi anlattı. Salih Ağa’da iyi bildiği bu adamı saniyesinde anladı.

Zaman ilerledi, bahar serin yüzünü gösterdi. … Mühendis Hanım, bu anlayışlı, sevecen ve iyi yürekli Beylere konukseverliklerinden ötürü derin sevgisini ve içten teşekkürlerini sunarak bir sonraki görüşmesi için avludan ayrıldı. Memleketinin güzel insanlarına hizmet etmek
için yeniden yollara düştü!

21 Şubat 2012 Salı

... Acıyı Duydum

Bir şarkı dinledim.
Notalar bir ağızdan bağırıyordu.
Şiddetle, “acıyor acıyor (!)” diyordu.
Duygudan duyguya sürüklendim,
İçim sızladı, kederlendim…
Sevgiyle, neresi acıyor? dedim,
Öpeyim geçsin (!)
Dinlemediler…
Ben öpmedim,
Onlar da söylemeye devam ettiler.

"Ben acıklı bir şarkı dinledim,
Şarkının acısını dindiremedim (!)"

17 Şubat 2012 Cuma

Cevap Yaz

İlk defa ne zaman yazmıştım?
Kalem yazmayınca kızmıştım?

Ne zaman birine tutkuyla yazılmıştım?
Kış mıydı yoksa yaz mı?

Kader, alnıma aşkı hangi mevsim yazdı?
Ben aşka ne zaman yazmaya başladım?

Yazımdaki mürekkep ne zaman terledi?
Kaçıncı yazım kurşun izi?

En sevdiğim kitap yazıldı mı?
Yazılmadıysa yazmalı mı?

Ben ne yazıyorum?
Cevap Yaz!

7 Şubat 2012 Salı

Sığ Adam

Derinlerime dalma,
Yüzeyde kal!
İçine çeker seni,
İçimdeki renkli dünya,
Nefesini keser büyülü güzelliğim,
Ahengim, devinimim, derinliğim,
Vurgun yer, boğulursun oracıkta.

Oysa ben, uzun yaşa isterim.
O yüzden hadi sen, kumdan kalelerinle oyna!
Ö.K.

6 Şubat 2012 Pazartesi

OKUR

İnsan okumayı seviyorum.
Önce cildini okşuyorum,
Dışı toz, ısısı buz…
Sonra inceden kokluyorum.
Tanıdık bir yabancı tat alıyor burnum…
Hemen Yazılıyorum…
Cildi atlayıp, sayfaları karıştırmaya başlıyorum.
Bir iki sayfa okuyorum,
Üç dört sayfa atlıyorum…
Anlıyorum; Yanılıyorum.
“İçerik fosss”
Madem öyle; “gel senle sıcak kaşarlı bir tost yiyelim diyorum”
Tossst!

9 Aralık 2011 Cuma

CEYN

İndi, içimdeki bulutlardan yağmur.
Vurdu damlalar kuru camlara.
Islak her yer toprak kokuyor.
Şimdi ormanımdaki evde keyif var.

Ö.K.

25 Ekim 2011 Salı

Yenil(en)me

Yine sonun başındayım:
Ne hazin bir bitiş,
Ne beyhude bir yeniden başlama çabası.
Hayatımın başrolünde oynuyorum,
Oysa ne garip, kendimi kaderin ellerinde ‘garip bir figüran gibi’ hissediyorum.
Tüm o çabalar, her yeni gün yeni bir sınav…
Ama hocam, nefes almak istiyorum biraz.
Mümkün müdür?
Ara versem, biraz nefes teneffüs etsem?
Koşturmaca koşturmaca, soluk soluğa,
İnanın ihtiyacım var soluk almaya…

Kader kader ey kader,
Kadir misin beni yeniden başlatmaya…
Çünkü, oynamak istemiyorum artık.
Başrol istemiyorum şimdi.
Umut etmek istemiyorum,
Ölmeye de isteksizim.

Yarabbi sen soktun, sen çıkar! Ö.K.