Yeşil Orman’da güneşli bir gün. Ormanın en yüksek tepesinden manzarayı izlemek çok güzel. Taa uzaktaki Şato ağaçların arasında görünüyor. Boynuzlu atların üzerinde birkaç ultra kahraman gezintiye çıkmış. Dev elektrikli süpürge, karbondiyoksidi ve zararlı ultra viyola ışınları emerek içine çekiyor; Bu sayede gökyüzü ışıl ışıl, hava tertemiz.
Birden güçlü bir rüzgar esiyor ve kırmızı tafta elbisesinin içindeki tarlatanı dolduruyor. Kırmızı elbiseli kız, saks mavisi ayakkabılarını görüyor. Yerden yükseliyor ve uçmaya başlıyor. Kuşların hava trafiği çok yoğun. Korna sesleri susmuyor. Minik arabalarına turbo jet motor taktıranlar çoğunlukta. Bir de HAVODA KU 5’ler kuşlar arasında çok moda…
Derken; ani bir duraklama! Kırmızı elbiseli kızın eteğine minik kanatlı bir dev basıyor. Etek yırtılıyor ve kız sönmüş bir balon gibi gökyüzünde döne döne düşmeye başlıyor. Yeşil yeryüzü yaklaştıkça kız daha çok korkuyor ve attığı çığlık yükseliyor. Kırmızı elbiseli kız gözlerini kapatıyor; açtığındaysa annesinin her hafta yeni bölümünü hevesle beklediği dizideki Emir’in kollarında kendini buluyor. Emir çok yakışıklı görünüyor. “Tuttum seni!” diyor.
E-Çığlıklarını duydum ve yetiştim. Artık korkma güvendesin…
Ece, annesinin sesiyle uyandığında hala düşüşün etkisindeydi . Ayşe Teyzesi’nin deri koltukları yüzünden terlemişti. Annesi saçını okşarken, “korkma geçti” diyordu. Kadınlar mutfaktan tek tek çıkıp başına toplandılar: Ayşe Teyze ve Tuğçe Teyze.
Ece, kardeşiyle mutfakta oynadığı oyun yüzünden annesi ve teyzeleri tarafından salona kovulunca içerlemiş ve koltuğa kıvrılıp nazlı nazlı ağlarken uykuya dalmıştı. Kadınların aralarındaki hararetli konuşmalar genellikle babalar üzerine kuruluydu. Çoğu zaman onu sıkan bu konuşmalar, annesinin yüzündeki çizgileri derinleştiriyor ve göz kapaklarını yarıya kadar indiriyordu. Annesinin yüzündeki bu uykulu ifadeyi Ece hiç sevmiyordu.
Babasını ve amcalarını konuşurken, halden hale giren onca kadının arasında olmak Ece için sıradan bir hal almıştı. Aralara serpiştirilen alışveriş hikâyeleriniyse hiçbir şeye değişmezdi. %70 İNDİRİM yeni papuçlar, çantalar, kıyafetler demekti…
2011 yılının 3. Ayında 8 yaşına basmış olmanın olgunluğu ile Ece, annesinin onu CEEEEE, CEEEEE diye keyiflendirmeye çalışmasına şaşırarak yerinden doğruldu.
Kadın kalabalığı başından nihayet dağıldı….
18 Ocak 2012 Çarşamba
16 Ocak 2012 Pazartesi
Tuğçe'nin Acıyla Dirilişi
İnsan hissederek yaşar ama duygularını aşırı yaşayanlar, uzun vadede tansiyon hastası olabilir hatta kafayı bile yiyebilir. Bu yüzden kişi kendini eğitmelidir; düşüncelerine hükmetmeyi ve duygularını dizginlemeyi öğrenmelidir. Böyle olanlar için Hayat, yavaş bir akarsu gibi akar ve ölüme sukünetle kavuşur.
Tuğçe, mutfak masasındaki yerini almıştı. Nilgün, sıkıntılı bitmiş gününü anlatıyor; Ayşe Abla kaşlarını çatmış dinliyordu. Tuğçe, susmaktan yanaydı. Çünkü, o Nilgün gibi sıkıntılı durumları anlatarak rahatlayamıyordu. Konuşmak, hatırlamaktı ve kötü hatıralar acıyı diriltiyordu. Dün dündü, dün gerideydi. Bugün, başka bir gündü; tertemizdi, eskileri deşip, gömüldükleri dünden çıkarmak onu kirletmekti. Tuğçe avuçlarındaki sıcaklığı daha çok hissetmek için kahvesini biraz daha sıkı kavradı. Isıya odaklandı. Yüzünü fincanına yaklaştırdı ve lezzetli kokuyu içine çekti. Kahve güzeldi, keyfi yerine geldi.
Nilgün, Abdullah’la geçirdikleri geceyi Ayşe Hanım’a anlatıyordu. Anlattıkları mutfağı aksak ve yavaş bir melodi gibi dolduruyordu. İnsanı hüzne boğan eşsiz bir melodi. Benzerleri olduğunu bildiğin ama onu dinlerken dünyada eşi benzeri yolmuş gibi hissettiğin bir melodi…
Ayşe duyduklarının etkisiyle, bi’tanem dedi. Senden bu dünyada bir tane daha yok. Bunu unutma ve sıkıntılı anlarında hep hatırla. Aklından çıkarma bak, bu dünyaya da bir kere geliyoruz. Hayat bize verilen bir hediye. Takılma bunlara, at aklından çıkar… Olmaz mı?
Nilgün, kelimelerin desteğiyle sırtını doğrulttu ve sandalyede daha dik oturdu. Tuğçe tam karşısında oturuyordu. Kahvesini ara ara yudumluyor ve yüzündeki aptal ifadeyle gözlerini mutfakta gezdiriyordu. İçinden, ne gamsız kadın diye geçirdi. Onun gibi olabilmeyi isterdi. Nilgün, içinde Tuğçe’ye karşı inceden bir kıskançlık hissettiğini fark etti ve kendine hayıflandı.
O an Tuğçe, mutfaktaki aksak ve yavaş melodiye kulaklarını tıkamış tatlı kahvesini yudumluyordu.
...
Tuğçe, mutfak masasındaki yerini almıştı. Nilgün, sıkıntılı bitmiş gününü anlatıyor; Ayşe Abla kaşlarını çatmış dinliyordu. Tuğçe, susmaktan yanaydı. Çünkü, o Nilgün gibi sıkıntılı durumları anlatarak rahatlayamıyordu. Konuşmak, hatırlamaktı ve kötü hatıralar acıyı diriltiyordu. Dün dündü, dün gerideydi. Bugün, başka bir gündü; tertemizdi, eskileri deşip, gömüldükleri dünden çıkarmak onu kirletmekti. Tuğçe avuçlarındaki sıcaklığı daha çok hissetmek için kahvesini biraz daha sıkı kavradı. Isıya odaklandı. Yüzünü fincanına yaklaştırdı ve lezzetli kokuyu içine çekti. Kahve güzeldi, keyfi yerine geldi.
Nilgün, Abdullah’la geçirdikleri geceyi Ayşe Hanım’a anlatıyordu. Anlattıkları mutfağı aksak ve yavaş bir melodi gibi dolduruyordu. İnsanı hüzne boğan eşsiz bir melodi. Benzerleri olduğunu bildiğin ama onu dinlerken dünyada eşi benzeri yolmuş gibi hissettiğin bir melodi…
Ayşe duyduklarının etkisiyle, bi’tanem dedi. Senden bu dünyada bir tane daha yok. Bunu unutma ve sıkıntılı anlarında hep hatırla. Aklından çıkarma bak, bu dünyaya da bir kere geliyoruz. Hayat bize verilen bir hediye. Takılma bunlara, at aklından çıkar… Olmaz mı?
Nilgün, kelimelerin desteğiyle sırtını doğrulttu ve sandalyede daha dik oturdu. Tuğçe tam karşısında oturuyordu. Kahvesini ara ara yudumluyor ve yüzündeki aptal ifadeyle gözlerini mutfakta gezdiriyordu. İçinden, ne gamsız kadın diye geçirdi. Onun gibi olabilmeyi isterdi. Nilgün, içinde Tuğçe’ye karşı inceden bir kıskançlık hissettiğini fark etti ve kendine hayıflandı.
O an Tuğçe, mutfaktaki aksak ve yavaş melodiye kulaklarını tıkamış tatlı kahvesini yudumluyordu.
...
9 Aralık 2011 Cuma
CEYN
İndi, içimdeki bulutlardan yağmur.
Vurdu damlalar kuru camlara.
Islak her yer toprak kokuyor.
Şimdi ormanımdaki evde keyif var.
Ö.K.
Vurdu damlalar kuru camlara.
Islak her yer toprak kokuyor.
Şimdi ormanımdaki evde keyif var.
Ö.K.
22 Kasım 2011 Salı
Muz ve Çilek
…Güneş bir aralık bulup perdeden odanın içine sızıyordu. Loş ve havasız oda kadınla adamın birbirine dolanmış vücutlarıyla doluydu. İki aşık sarhoştu: Günlerden neydi? Akreple yelkovan hangi vaktin üzerindeydi? bilmiyorlardı. Dün geceki tutkulu temas bugün yoğun duygulara dönüşmüştü. Bu eşsiz bütün olma hali sonsuza kadar sürsün istiyorlardı.
Güneş odayı zamanla daha çok daha çok (!) doldurmaya başladı. Gözlerini açmaları ve güne uyanmaları gerekti. Aşktan körken araladılar gözlerini. Yüzleri birbirine değdi, dudaklarında ikiz bir tebessüm belirdi. Öpücükler ve dokunuşlar peşi sıra birbirini izledi. Duygular, aralık göz kapaklarından ve dudaklardan berrak bir su gibi sızıyordu sanki. Aşktan sırılsıklam yataktan birlikte uyandılar…
Nilgün, kocasını özlüyordu. Her şeyin başındayken, her şey en yeniyken…
“Bir insanın içinde kaç insan vardı? Değişim, güzeli daha güzel yaptığında muhteşem bi’şeydi de, böyle her şey kötüye gidince “kötüydü” işte…”
Abdullah’la ilk zamanlarını arıyordu kadın. Kafası karışıktı. “Kendi de değişmişti aslında, kendisi de o ilk zamanlardaki kadın değildi. Ama bu değişimin mimarı eşiydi: O ve onun sevdaları, alışkanlıkları…”
Nilgün şimdi Abdullah’ın kollarında yatarken, aklındaki çıkmazlarla dolu labirentte keskin manevralar yapa yapa ilerliyordu. Kendini kalabalık bir caddede akan insan seline karşı yürür gibi hissetti. Tüm o düşünceler ve ruhundaki karmaşa üzerine hücum ediyordu. Kurtulmak için uyumak istedi ve tek bir ışık zerresinin sızmadığı kalın perdelerini çekip deliksiz bir uykuya daldı.
…Abdullah, uyandığında saat öğleni gösteriyordu. Dün çok içmişti ve sarhoşluk yerini midesindeki rahatsızlık hissine bırakıp gitmişti. Komedinin üzerinde duran fantazi seti; muz ve çilek dolu meyve kasesiyle bir şişe balı görünce kusmak istedi... Sonra erkek banyoya koşup içindeki bulantıyı böğürerek orda bıraktı.
Güneş odayı zamanla daha çok daha çok (!) doldurmaya başladı. Gözlerini açmaları ve güne uyanmaları gerekti. Aşktan körken araladılar gözlerini. Yüzleri birbirine değdi, dudaklarında ikiz bir tebessüm belirdi. Öpücükler ve dokunuşlar peşi sıra birbirini izledi. Duygular, aralık göz kapaklarından ve dudaklardan berrak bir su gibi sızıyordu sanki. Aşktan sırılsıklam yataktan birlikte uyandılar…
Nilgün, kocasını özlüyordu. Her şeyin başındayken, her şey en yeniyken…
“Bir insanın içinde kaç insan vardı? Değişim, güzeli daha güzel yaptığında muhteşem bi’şeydi de, böyle her şey kötüye gidince “kötüydü” işte…”
Abdullah’la ilk zamanlarını arıyordu kadın. Kafası karışıktı. “Kendi de değişmişti aslında, kendisi de o ilk zamanlardaki kadın değildi. Ama bu değişimin mimarı eşiydi: O ve onun sevdaları, alışkanlıkları…”
Nilgün şimdi Abdullah’ın kollarında yatarken, aklındaki çıkmazlarla dolu labirentte keskin manevralar yapa yapa ilerliyordu. Kendini kalabalık bir caddede akan insan seline karşı yürür gibi hissetti. Tüm o düşünceler ve ruhundaki karmaşa üzerine hücum ediyordu. Kurtulmak için uyumak istedi ve tek bir ışık zerresinin sızmadığı kalın perdelerini çekip deliksiz bir uykuya daldı.
…Abdullah, uyandığında saat öğleni gösteriyordu. Dün çok içmişti ve sarhoşluk yerini midesindeki rahatsızlık hissine bırakıp gitmişti. Komedinin üzerinde duran fantazi seti; muz ve çilek dolu meyve kasesiyle bir şişe balı görünce kusmak istedi... Sonra erkek banyoya koşup içindeki bulantıyı böğürerek orda bıraktı.
17 Kasım 2011 Perşembe
Erkek Tıraşı
Ayşe Hanım’ın mutfağından yükselen buhar, dışarı kaçmak isterken pencerenin camına çarpıyordu. Nilgün içine nerin bir nefes çekmek için pencereye yaklaştığında ıslak camı gördü ve Ayşe Abla dedi bak, mutfakta öyle şeyler konuştuk ki duvarlar, pencereler bile ağlıyor.
Ayşe Hanım, öten düdüklünün altını kıstı. Sıcak havadan, ocaktaki yemekten ve hararetli sohbetlerden sonra içini çekilmiş hissediyordu. Paylaşılan tüm sıkıntılar yorgunluk vermişti. O an mutfak; buharından, dumanından, kokusundan ve kadınlarından arınsın istedi. “Kimyagerler bunu yapabilecek bi’ çamaşır suyu bulsalar…” diye mırıldandı.
Tuğçe mırıltıyı yakaladı: “Ayşe Abla çamaşır suyu mu dedin?”
Ayşe Hanım, Tuğçe’nin yüzüne baktı. Bu boyalı yüz, güzel ama kederle kirlenmiş geldi ona… Büyük bir parça pamuk ve çamaşır suyuyla temizlemek istedi: Ovmak, ovmak, ovmak… Bastıra bastıra, canını çıkarana kadar ovmak!
...Nilgün pencereyi aralamış bedenini hafifçe dışarıya sarkıtmıştı. Hava akşama dönüyordu. Yüzünü ılık ılık okşayan rüzgârı hissetti. Apartmanın önündeki geniş alanda sıra sıra park etmiş arabalar ve muhtemel işten çıkmış evine dönen birkaç insan vardı. Sokak lambaları çoktan yanmıştı; altından geçenlerin yalnızlığını gölgeleri gideriyordu.
Kadın, derin ve mavi bir havuzun içinde melankoliye gömüldü. Ciğerlerine hapsettiği hava nerdeyse onu boğana kadar da havuzun en dibinde kaldı!
…Abdullah arabasıyla Ayşe Hanım’a doğru yol alıyordu. Karısının sürekli orda olması içinde tuhaf hisler uyandırıyordu: Öfkeleniyordu, kuşkulanıyordu, kızıyordu, hazmedemiyordu… Ayşe Hanım’ın incelikli tavırlarının altında ona kalın bir adam olduğunu anlatması sinirlerini bozuyordu. Sesindeki tonlamalar ve en çok da bakışları bastıra bastıra “haksızsın!” diyordu. Karısının sorun ettiği her şeyi bilen Ayşe Hanım, onu anlamadan yargılıyordu. Oysa kadınların birbirlerine sergiledikleri bu dostluk gösterisi, küçük bir anlaşmazlıkta birbirlerini satacakları gerçeğini değiştirmiyordu. Kadınlar kıskanç ve içten pazarlıklı yaradılışlarını üstün rol kabiliyetleri ile gizlemeyi başaran parlak yıldızlardı. Abdullah’ın gözlerinden gece örtüsünü çoktan kaldırmıştı; o kadındaki hakikati tüm çıplaklığı ile görebiliyordu: “Hep abartı, hep yalan dolan!”
Nilgün pencereden sarkmış, melankoliden boğulurken kocasının arabasını gördü. “Ayşe Abla ben aşağı ineyim, Abdullah geliyor.” dedi. Ayşe Hanım, günün yorgunluğunu kemiklerinde hissediyordu. “Tamam dedi nasıl istersen, zaten bugün seninkini görmeye tahammülüm yok. İyi edersin, in istersen…”
Tuğçe’de Nilgün ile birlikte mutfaktan ayrıldı. Ayşe Hanım, iki kadını uğurlarken yalnız kalacak olmanın verdiği mutlulukla derin bir nefes aldı. İki kadın apartmanın merdivenlerini sessizce inerek bitirdiler… Nilgün arkadaşından ayrılıp arabaya binerken, Tuğçe Abdullah’ın keskin bakışlarını gördü. Başıyla selam verdi ve kirpiklerini kırpıştırarak gördüğü kareyi beynine yerleştirdi.
Abdullah, Nilgün elbisesinin çekiştirerek arabaya binerken, karısının güzelliğini fark etti. Onunla hoyratça sevişmek için derin bir arzu duydu. Tartışmayı içinde erteledi. Nilgün ağzını açacak oldu, sakince “Nilgün dedi, “tıraşa başlama” evimize gidelim ondan sonra…”
Ayşe Hanım, öten düdüklünün altını kıstı. Sıcak havadan, ocaktaki yemekten ve hararetli sohbetlerden sonra içini çekilmiş hissediyordu. Paylaşılan tüm sıkıntılar yorgunluk vermişti. O an mutfak; buharından, dumanından, kokusundan ve kadınlarından arınsın istedi. “Kimyagerler bunu yapabilecek bi’ çamaşır suyu bulsalar…” diye mırıldandı.
Tuğçe mırıltıyı yakaladı: “Ayşe Abla çamaşır suyu mu dedin?”
Ayşe Hanım, Tuğçe’nin yüzüne baktı. Bu boyalı yüz, güzel ama kederle kirlenmiş geldi ona… Büyük bir parça pamuk ve çamaşır suyuyla temizlemek istedi: Ovmak, ovmak, ovmak… Bastıra bastıra, canını çıkarana kadar ovmak!
...Nilgün pencereyi aralamış bedenini hafifçe dışarıya sarkıtmıştı. Hava akşama dönüyordu. Yüzünü ılık ılık okşayan rüzgârı hissetti. Apartmanın önündeki geniş alanda sıra sıra park etmiş arabalar ve muhtemel işten çıkmış evine dönen birkaç insan vardı. Sokak lambaları çoktan yanmıştı; altından geçenlerin yalnızlığını gölgeleri gideriyordu.
Kadın, derin ve mavi bir havuzun içinde melankoliye gömüldü. Ciğerlerine hapsettiği hava nerdeyse onu boğana kadar da havuzun en dibinde kaldı!
…Abdullah arabasıyla Ayşe Hanım’a doğru yol alıyordu. Karısının sürekli orda olması içinde tuhaf hisler uyandırıyordu: Öfkeleniyordu, kuşkulanıyordu, kızıyordu, hazmedemiyordu… Ayşe Hanım’ın incelikli tavırlarının altında ona kalın bir adam olduğunu anlatması sinirlerini bozuyordu. Sesindeki tonlamalar ve en çok da bakışları bastıra bastıra “haksızsın!” diyordu. Karısının sorun ettiği her şeyi bilen Ayşe Hanım, onu anlamadan yargılıyordu. Oysa kadınların birbirlerine sergiledikleri bu dostluk gösterisi, küçük bir anlaşmazlıkta birbirlerini satacakları gerçeğini değiştirmiyordu. Kadınlar kıskanç ve içten pazarlıklı yaradılışlarını üstün rol kabiliyetleri ile gizlemeyi başaran parlak yıldızlardı. Abdullah’ın gözlerinden gece örtüsünü çoktan kaldırmıştı; o kadındaki hakikati tüm çıplaklığı ile görebiliyordu: “Hep abartı, hep yalan dolan!”
Nilgün pencereden sarkmış, melankoliden boğulurken kocasının arabasını gördü. “Ayşe Abla ben aşağı ineyim, Abdullah geliyor.” dedi. Ayşe Hanım, günün yorgunluğunu kemiklerinde hissediyordu. “Tamam dedi nasıl istersen, zaten bugün seninkini görmeye tahammülüm yok. İyi edersin, in istersen…”
Tuğçe’de Nilgün ile birlikte mutfaktan ayrıldı. Ayşe Hanım, iki kadını uğurlarken yalnız kalacak olmanın verdiği mutlulukla derin bir nefes aldı. İki kadın apartmanın merdivenlerini sessizce inerek bitirdiler… Nilgün arkadaşından ayrılıp arabaya binerken, Tuğçe Abdullah’ın keskin bakışlarını gördü. Başıyla selam verdi ve kirpiklerini kırpıştırarak gördüğü kareyi beynine yerleştirdi.
Abdullah, Nilgün elbisesinin çekiştirerek arabaya binerken, karısının güzelliğini fark etti. Onunla hoyratça sevişmek için derin bir arzu duydu. Tartışmayı içinde erteledi. Nilgün ağzını açacak oldu, sakince “Nilgün dedi, “tıraşa başlama” evimize gidelim ondan sonra…”
27 Ekim 2011 Perşembe
Eksik Etek
Mutfakta kısa bir sessizlik oldu… Sessizlikten hemen önce Nilgün telefonda Abdullah’la konuşuyordu. Kısa ve gergin bir konuşmaydı. Adamın öfkeli sesi hala kulaklarında çınlıyordu. Yine ruhu, eşi tarafından hoyratça hırpalanmıştı; Dağ olsa yıkılır taş olsa çoktan çatlardı. Kendine şaşıyordu aslında, “Nasıl oluyor da katlanıyordu, delirmiyordu, ölmüyordu?”
…Bundan yıllar önce bir genç kız vardı. Kumral saçları uzun, bedeni narin ve ince yüzlü. Penceresinden gizlice karşı komşunun oğlunu izlerdi. Sert bir fren sesi duyduğunda hemen cama koşar, perdeyi yavaşça aralar ve arabasından çıkıp evine girene kadar onu incelerdi: Erkeğin vücudu güçlü ve kıvraktı. Yürürken bedeni, vahşi ormandaki bir kaplan gibi devinirdi. Mahallede karşılaştıkları zamanlarda olurdu ama Abdullah’ın gözlerine gözleriyle değemezdi. Gerisinden bakarken ne kadar meraklı ve istekliyse yüz yüze geldiklerinde bir o kadar çekingen ve ürkekti. Abdullahsa esmer tenine yaratanın özenle yerleştirdiği akı beyazdan daha beyaz gözlerini Nilgün’e çivilerdi, diğer herkese yapığı gibi…
Ayşe Hanım, sessizliği kahkahasıyla bozdu ve masadaki kadınlar afalladı. “ Nilgün, kendine gelsene. Ne takıyorsun kafana, boşver. Her zamanki Abdullah işte. Geçen markete giderken uzaktan gördüm kocanı, baya göbeklenmiş çirkinleşmiş. O göbekten belli, Seninki iyice öküzleşmiş….” Munzur bi’ edayla lafını bitirir bitirmez bi’ kahkaha daha patlattı Ayşe Hanım. Masadaki kadınlarda bu tekerleme gibi lafın üstüne gülmeye başladı.
Ayşe Hanım acıklı durumlarda, kara bulutların arkasından parlak bir güneş gibi doğardı. Zor zamanlarda kullandığı ve arkadaşlarının diline de doladığı meşhur bir sözü vardı: “Hayatı gerektiği zamanlarda münasip yerlerinden tutmazsan olmaz, hayat geçmez.” derdi.
Nilgün dedi ki: Ayşe Abla öküz valla, ne gerek var şimdi böyle çıkışlara, ama di mi?
Nilgün onaylanmak istiyordu. Destek bekliyordu. Tuğçe bunu sezdi ve kadınsı bir dürtüyle atıldı: “Evet Nilgün dedi, çok haklısın.”
Tuğçe Nilgün’ün iki kat altında oturuyordu. Apartmana yeni taşınmıştı ama sıcakkanlılığı sayesinde hemen herkesle kaynaşmıştı. Sarı saçlarını büyük tokalarla toplamaktan hoşlanan bu balık etli kadın, iki kız çocuğu dünyaya getirmesine rağmen gayet formundaydı. Kendini seven bakımlı biri olmanın ötesinde onu masadaki diğerlerinden ayıran biricik farkı kocasını uzun süre önce boşamış olmasıydı.
Çiftler arasında En çok geceleri olan hoş yakınlaşmaları ateşli bir üslupla anlatmaktan hoşlanırdı. Saf bir ifadesi vardı, her zaman gülümsüyordu ve çok şeye aldırmıyordu.
…Tuğçe yatak odasındaki aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Aynada gördüğü kadını tanımakta zorlandı. Çok kilo almıştı, dolgun yanaklarını okşadı. Gözleri kendinde gezindi; sarı saçlarının gerisindeki kumral kısım büyüdükçe büyümüştü. Etli alt dudağındaki darbe izi yeni yeni iyileşmeye başlamıştı. Kendini acemi bir boksörün kum torbası gibi hissetti. Pis bir “BOK” “SÖR”!... Fuat! İki gün önce bütün mini eteklerini dolaptan atmış ve makasla kesmeye başlamıştı. Tuğçe onu durdurmaya çalışınca da tekne tokat girmişti…
Tuğçe düşüncelerinden sıyrılıp masaya geri döndüğünde nedir dedi “Biz eksik eteklerin çektiği!”
Ö.K.
…Bundan yıllar önce bir genç kız vardı. Kumral saçları uzun, bedeni narin ve ince yüzlü. Penceresinden gizlice karşı komşunun oğlunu izlerdi. Sert bir fren sesi duyduğunda hemen cama koşar, perdeyi yavaşça aralar ve arabasından çıkıp evine girene kadar onu incelerdi: Erkeğin vücudu güçlü ve kıvraktı. Yürürken bedeni, vahşi ormandaki bir kaplan gibi devinirdi. Mahallede karşılaştıkları zamanlarda olurdu ama Abdullah’ın gözlerine gözleriyle değemezdi. Gerisinden bakarken ne kadar meraklı ve istekliyse yüz yüze geldiklerinde bir o kadar çekingen ve ürkekti. Abdullahsa esmer tenine yaratanın özenle yerleştirdiği akı beyazdan daha beyaz gözlerini Nilgün’e çivilerdi, diğer herkese yapığı gibi…
Ayşe Hanım, sessizliği kahkahasıyla bozdu ve masadaki kadınlar afalladı. “ Nilgün, kendine gelsene. Ne takıyorsun kafana, boşver. Her zamanki Abdullah işte. Geçen markete giderken uzaktan gördüm kocanı, baya göbeklenmiş çirkinleşmiş. O göbekten belli, Seninki iyice öküzleşmiş….” Munzur bi’ edayla lafını bitirir bitirmez bi’ kahkaha daha patlattı Ayşe Hanım. Masadaki kadınlarda bu tekerleme gibi lafın üstüne gülmeye başladı.
Ayşe Hanım acıklı durumlarda, kara bulutların arkasından parlak bir güneş gibi doğardı. Zor zamanlarda kullandığı ve arkadaşlarının diline de doladığı meşhur bir sözü vardı: “Hayatı gerektiği zamanlarda münasip yerlerinden tutmazsan olmaz, hayat geçmez.” derdi.
Nilgün dedi ki: Ayşe Abla öküz valla, ne gerek var şimdi böyle çıkışlara, ama di mi?
Nilgün onaylanmak istiyordu. Destek bekliyordu. Tuğçe bunu sezdi ve kadınsı bir dürtüyle atıldı: “Evet Nilgün dedi, çok haklısın.”
Tuğçe Nilgün’ün iki kat altında oturuyordu. Apartmana yeni taşınmıştı ama sıcakkanlılığı sayesinde hemen herkesle kaynaşmıştı. Sarı saçlarını büyük tokalarla toplamaktan hoşlanan bu balık etli kadın, iki kız çocuğu dünyaya getirmesine rağmen gayet formundaydı. Kendini seven bakımlı biri olmanın ötesinde onu masadaki diğerlerinden ayıran biricik farkı kocasını uzun süre önce boşamış olmasıydı.
Çiftler arasında En çok geceleri olan hoş yakınlaşmaları ateşli bir üslupla anlatmaktan hoşlanırdı. Saf bir ifadesi vardı, her zaman gülümsüyordu ve çok şeye aldırmıyordu.
…Tuğçe yatak odasındaki aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Aynada gördüğü kadını tanımakta zorlandı. Çok kilo almıştı, dolgun yanaklarını okşadı. Gözleri kendinde gezindi; sarı saçlarının gerisindeki kumral kısım büyüdükçe büyümüştü. Etli alt dudağındaki darbe izi yeni yeni iyileşmeye başlamıştı. Kendini acemi bir boksörün kum torbası gibi hissetti. Pis bir “BOK” “SÖR”!... Fuat! İki gün önce bütün mini eteklerini dolaptan atmış ve makasla kesmeye başlamıştı. Tuğçe onu durdurmaya çalışınca da tekne tokat girmişti…
Tuğçe düşüncelerinden sıyrılıp masaya geri döndüğünde nedir dedi “Biz eksik eteklerin çektiği!”
Ö.K.
26 Ekim 2011 Çarşamba
DORA
METİN ÇIKIŞ NOKTASI:
Dora Kökeni : Türkçe
Anlamı: En yüksek yer, uç. Bir şeyin üst kısmı, yukarısı, tepe. Dağ doruğu.
BAĞLANTILAR
DORA - Kaf dağı- Zümrütü anka kuşu
Dora
Dora yükseklerde, çok yükseklerde bir yerde bütün asaleti ve ihtişamı ile duruyor; Gökyüzü bazen eteklerine beyaz kar tanelerini ufalıyor, bazen şeffaf ve masum yağmur damlalarını serpiştiriyor bazen de onu güneşin renkli, zengin ışıklarıyla süslüyor.
Dora zamansız, mekansız bir yerde bütün ihtişamı ile bekliyor. Sınırların, kalıpların ve duvarların olmadığı orada düşünceler; renkli, hafif, uçuş uçuş, özgürce ve en saf halleri ile geziniyor. Uçmakla konmak, yürümekle oturmak, tutmakla bırakmak… arasındaki süre bilinen hiçbir fizik ve matematik kuralına uymuyor.
Masallardaki gibi bir yer DORA, ama orada kimse masal anlatmıyor!
Ne Güneş ne Ay ne de Rüzgar…
Orada Güneş, bütün bilgeliğiyle gerçekleri büyütüyor, Aysa sezgileri ve öngörüsüyle kardeşini doğruluyor. Sonra Rüzgar kollarına alıp mahsulü hafif hafif uzaklara taşıyor. Bilene bilmeyene onu fısıldıyor. Fısıltı büyüyüp, güçlü bir ses oluveriyor. Bu sese kulak verenler Dora’ya varıyor ve Zümrüdü Anka kuşunun kanatları altında zirveyi yaşıyor.
Zümrüdü Anka Kuşu Dora’da Yaşar
Zümrütü Anka Kuşu, büyük ve geniş kanatlarını olduğu yerden havalanmak için çırparken, Dora’yı kaplayan sihirli toz tanelerini kaldırıyor. Toz taneleri yükselip havanın içindeki minik küreciklere asılıyor ve Rüzgarın yardımıyla Dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Sonra Dora’ya dönüyor ve Zümrüdü Anka Kuşu’nun kanatlarının altına konup gördüklerini ona anlatıyorlar.
Toz taneleri gördüklerinin ağırlığını taşıyor, renkler giyiniyorlar. Sevginin rengi, öfkenin rengi, hüznün ve sevincin rengi… Bilgi ağacının dallarında sabırla dönüşlerini bekliyor küreciklerin Zümrüdü Anka Kuşu ve gökyüzünün rengini izliyor. Gökyüzünü boyayan küreler karanlık renkteler ise şayet, o da hüzünleniyor ve renkli, zengin, ışıltılı tüylerini biraz daha harlayıp, kendini yakıyor.
Zümrüdü Anka Dünya’ya saf, zarif ve hakiki gözlerle bakıyor ve onca yüksekte sonsuz bir usla hayata şahitlik ediyor. Bilgi, beceri, akıl, hüner ve bütün güzel vasıfların en güzel timsali, eşsiz Zümrüdü Anka Kuşu Dora’da yaşıyor. Masal gibi…
Ölümsüz ruhuyla yakıp bedenini, küllerinden yeniden doğuyor, her doğuşunda başka bir Dünya’ya bakıyor. Zümrüdü Anka Kuşu Dora’da Dünyanın bütün bilgilerine ermiş, bütün duygularını tatmış; derin, sakin ve hisli yaşıyor. Dora’ya varanlar onun eşsiz güzelliklerini buluyor.
Dora’yı Arayanlar
Her insan bir Dünya. Bazen, içindeki büyük Dünya’da hangi yoldan yürümesi gerektiğini bilemeyebiliyor. Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyor. Bazen, neyi aradığını unutuyor, yolundan şaşıyor, adımlarını boşluğa atıyor.
İnsan, hep arıyor! İnsan hep istiyor! Dahasını, fazlasını… en çok, en iyi, en büyük…
Dora masal gibi bir yer. Orda Aranılan her şey bulunuyor ve istenilen her şey gerçek oluyor.
Dora’yı bulanlar bilgi, güzellik ve hüner timsali Zümrüdü Anka Kuşu’nun kanatları altında ölümsüzlüğünün sırrıyla yaşıyor. Onun kanatlarındaki bakır rengi tüylere dokunanlar bilgi, güzellik ve hüner ile donanıyor, şifa buluyor ve mutluluğun sırrına eriyor. Gözyaşından bir yudum alanlar, aklın en derinlerindeki sessiz kalmış düşüncelere sahip oluyor. Ve Zümrüdü Anka Kuşu’nun, tüylerinden çıkardığı melodiyi duyanlar hayata umutla ve sonsuz bir neşeyle bakıyor. Dora’yı bulanlar zirvede yaşıyor.
Dora Kökeni : Türkçe
Anlamı: En yüksek yer, uç. Bir şeyin üst kısmı, yukarısı, tepe. Dağ doruğu.
BAĞLANTILAR
DORA - Kaf dağı- Zümrütü anka kuşu
Dora
Dora yükseklerde, çok yükseklerde bir yerde bütün asaleti ve ihtişamı ile duruyor; Gökyüzü bazen eteklerine beyaz kar tanelerini ufalıyor, bazen şeffaf ve masum yağmur damlalarını serpiştiriyor bazen de onu güneşin renkli, zengin ışıklarıyla süslüyor.
Dora zamansız, mekansız bir yerde bütün ihtişamı ile bekliyor. Sınırların, kalıpların ve duvarların olmadığı orada düşünceler; renkli, hafif, uçuş uçuş, özgürce ve en saf halleri ile geziniyor. Uçmakla konmak, yürümekle oturmak, tutmakla bırakmak… arasındaki süre bilinen hiçbir fizik ve matematik kuralına uymuyor.
Masallardaki gibi bir yer DORA, ama orada kimse masal anlatmıyor!
Ne Güneş ne Ay ne de Rüzgar…
Orada Güneş, bütün bilgeliğiyle gerçekleri büyütüyor, Aysa sezgileri ve öngörüsüyle kardeşini doğruluyor. Sonra Rüzgar kollarına alıp mahsulü hafif hafif uzaklara taşıyor. Bilene bilmeyene onu fısıldıyor. Fısıltı büyüyüp, güçlü bir ses oluveriyor. Bu sese kulak verenler Dora’ya varıyor ve Zümrüdü Anka kuşunun kanatları altında zirveyi yaşıyor.
Zümrüdü Anka Kuşu Dora’da Yaşar
Zümrütü Anka Kuşu, büyük ve geniş kanatlarını olduğu yerden havalanmak için çırparken, Dora’yı kaplayan sihirli toz tanelerini kaldırıyor. Toz taneleri yükselip havanın içindeki minik küreciklere asılıyor ve Rüzgarın yardımıyla Dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Sonra Dora’ya dönüyor ve Zümrüdü Anka Kuşu’nun kanatlarının altına konup gördüklerini ona anlatıyorlar.
Toz taneleri gördüklerinin ağırlığını taşıyor, renkler giyiniyorlar. Sevginin rengi, öfkenin rengi, hüznün ve sevincin rengi… Bilgi ağacının dallarında sabırla dönüşlerini bekliyor küreciklerin Zümrüdü Anka Kuşu ve gökyüzünün rengini izliyor. Gökyüzünü boyayan küreler karanlık renkteler ise şayet, o da hüzünleniyor ve renkli, zengin, ışıltılı tüylerini biraz daha harlayıp, kendini yakıyor.
Zümrüdü Anka Dünya’ya saf, zarif ve hakiki gözlerle bakıyor ve onca yüksekte sonsuz bir usla hayata şahitlik ediyor. Bilgi, beceri, akıl, hüner ve bütün güzel vasıfların en güzel timsali, eşsiz Zümrüdü Anka Kuşu Dora’da yaşıyor. Masal gibi…
Ölümsüz ruhuyla yakıp bedenini, küllerinden yeniden doğuyor, her doğuşunda başka bir Dünya’ya bakıyor. Zümrüdü Anka Kuşu Dora’da Dünyanın bütün bilgilerine ermiş, bütün duygularını tatmış; derin, sakin ve hisli yaşıyor. Dora’ya varanlar onun eşsiz güzelliklerini buluyor.
Dora’yı Arayanlar
Her insan bir Dünya. Bazen, içindeki büyük Dünya’da hangi yoldan yürümesi gerektiğini bilemeyebiliyor. Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyor. Bazen, neyi aradığını unutuyor, yolundan şaşıyor, adımlarını boşluğa atıyor.
İnsan, hep arıyor! İnsan hep istiyor! Dahasını, fazlasını… en çok, en iyi, en büyük…
Dora masal gibi bir yer. Orda Aranılan her şey bulunuyor ve istenilen her şey gerçek oluyor.
Dora’yı bulanlar bilgi, güzellik ve hüner timsali Zümrüdü Anka Kuşu’nun kanatları altında ölümsüzlüğünün sırrıyla yaşıyor. Onun kanatlarındaki bakır rengi tüylere dokunanlar bilgi, güzellik ve hüner ile donanıyor, şifa buluyor ve mutluluğun sırrına eriyor. Gözyaşından bir yudum alanlar, aklın en derinlerindeki sessiz kalmış düşüncelere sahip oluyor. Ve Zümrüdü Anka Kuşu’nun, tüylerinden çıkardığı melodiyi duyanlar hayata umutla ve sonsuz bir neşeyle bakıyor. Dora’yı bulanlar zirvede yaşıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)