30 Haziran 2014 Pazartesi

Mağara'yı seveceksin.


Fethi, uzun yolculuklar yapıyordu. Yolculuk bazen öyle yorucu oluyordu ki ona katlanmak zorlaştığında kendini şöyle telkin ediyordu: "Herkes yapıyor."
Herkesin yaptığı, kişiden kişiye değişiyordu: kebap tıraşlamak, kumaş tasarlamak,  tez yazmak, iş aramak, çocuk büyütmek, otomobil tamir etmek...
Her hayat, yol katediyordu ve şanslı insanlar sabrı öğreniyordu.
O, fotoğraf çekmeye üniversite yıllarında başlamıştı. Babasının onun için aldığı yarı elle çalışan ilk dijital makineyle her şeyi çekmekten keyif alırdı: insanları, onların gölgelerini, şişeleri, muslukları, çirkin ama güzel, genç kadınları...
Çekerken de hep susardı.
Böyle zamanlarda insanlar şaşardı. Bu kıpır kıpır ve konuşkan, yerinde bir dakika duramayan adam nasıl olur da bu kadar uysallaşırdı.
Kalın camlı gözlüklerinin gerisine sakladığı iri gözleri vardı. Cin gibi bakan baktığını iyi gören bir çift göz: anlayan, farkeden, keşfeden...
Öyle olmasa, onca yıl bu kadar yol alır mıydı!
Ülkenin çok yerine arabasıyla gitmişti. Yolları eskiten bu büyük araba küçük bir adamı ve onun zamanı donduran makinesini usanmadan taşımıştı.
Araba az bozulmamıştı.
Fethi'yi fıtık eden neden; güzel görüntüyü yakalamak isterken aldığı pozisyonlar mı, ağır makine ayaklıklarını sırtında taşımak mı yoksa bu cüsseli arabanın bozulup durması mı net olarak bilen çıkmadı.
 Hayatı makinenin gözünden görmek için yıllarca yol aldı. Zorluklarla karşılaştığında
pes etmedi, isyan etmedi; Nefsini terbiye etmek için mağarada çile dolduran atası gibi sabretti. (Mağara Dede bakınız.)
Şanslılardandı, Sevdiği işi yaptı ve keyfi işinden aldı.
Eee daha ne olsun: Yolun açık olsun Sevgili Fethi Mağara!

4 Haziran 2014 Çarşamba

Kırmızı, ete çok yakışıyor


Yıllar sonra onu gördüğünde bütün duyguları birbirine dolandı. O kadar dolandı ki önce içini tanımlayamadı sonra “halat” dedi:  “Duygulardan örülü ve zamanın her an biraz daha büktüğü kalın ve sıkı bir halat!”
“Geçmişten Gelen…”, laciverti çok severdi ve siyahı. Üstündekilere bakılırsa hala seviyordu. Yanakları kırmızı kırmızı olurdu yorulunca, çok konuşunca ve bi’ de şişme botu nefesiyle doldurunca… Çok yakışırdı etine o renk; yine çok yakışmıştı ama belki o yanakları kızartan nedenler çoktan değişmişti.
Acaba (!) Hayat ona neler yaptı? diye düşündü. Bilemezdiki çünkü soramazdı. Onlar biteli çok olmuştu. Üzüldü(!) Bu his yüzünden halat biraz daha sıktı ayak bileğini, sendedi. Gidemedi yanına, cesaret edemedi. Öylece baktı uzaktan.
Sonra araba seslerini işitti, insan uğultularını, kuş cıvıltılarını, esen rüzgarın fısıltısını… Derin bir nefes aldı ve sonra tuttu. Başını yere eğdi, kaldırımın grisine dalıp gitti. “Başka biri benim için yeni bir halat örene kadar dipteyim.” dedi. Başını kaldırdığında “Geçmişten Gelen…” yoktu ve yerinde kavruk bir simitçi çocuk duruyordu.
Gülüp feleğin cilvesine, acıktığını hissetti, çocuktan iki simit istedi yandaki kahvehaneye oturup bir de çay söyledi.

27 Şubat 2014 Perşembe

KARANLIK

SİNOPSİS
Köpek, karanlık ve tenha sokakta yürümektedir.  Ayak sesleri sokakta yankılanmaktadır. Yorulana kadar yürüyecek ve kendine kıvrılıp uyuyacak bir köşe bulacaktır. Melike, eşinden yeni ayrılmış yalnız ve güzel bir kadındır. Yetenekli bir yazardır ancak evli olduğu sürede kelimelerden uzak kalmıştır. Yeni taşındığı evinde, hava kararıp mahallenin sesi soluğu kesilince yazılarını yazmaktadır. Karanlık ve sessizlik onun ilham kaynağıdır. Melike ve Köpek’in yolları defalarca kez kesişecek ve sonunda bir trafik kazası sonucu birleşecektir.
Tahir, Melike’nin karşı komşusudur. Annesiyle yaşayan Tahir, sessiz ve içe dönük bir genç adamdır. Elektirik Kurumunda teknisyenlik yapmaktadır. Sıradan bir hayat sürmektedir ancak sıradışı konulara ilgi duymaktadır. Vahşi hayvanlar ve enteresan konular hakkında belgeseler izlemekten hoşlanmaktadır. Tuhaf denilebilecek bu adam Melike’yi bir gece, vardiya dönüşü fark edecek ve belgesel izler gibi izlemeye başlayacaktır. Melike’nin Tahir’den hiçbir zaman haberi olmayacak ancak yaşanan karanlık bir anda Tahir, Melike’nin hayatını etkileyecektir.
Ömer, Melike’nin eski eşidir. Bilgisayar mühendisi olan bu genç adam Melike’den yedi yaş küçüktür. Melike’den şiddetli geçimsizlik gerekçesiyle boşanmış olmalarına rağmen bir türlü vazgeçmemektedir. Aslında boşanmalarının temelinde maddesel bir adamla duygusal bir kadının çatışmaları vardır. Ömer aralıklı olarak ve sıkça Melike’ye tacizleri sürmektedir. Kadın, durumu her zamanki yapıcı tavrı ve Allah’ın genelde kadınlara bağışladığı tahammülle idare etmektedir.
Melike’nin yaşadığı mahalle büyük bir şehrin orta gelirli insanlarının yaşadığı bir yerdir. İnsanlar birbiri ile çok iletişim kurmaz, kendi halindedir. TV, İnternet ya da edinilen bir komşu çoğu için yeterlidir. Öyle ki bir keresinde Tahir’in Annesi yan apartmandan gelen kokuların nedenini TV izlerken öğrenmişlerdir. Yan apartmanda yaşayan bir yaşlı kadın çöp biriktirme hastalığına yakalanmıştır. Kokunun nedeni, dramatik bir olay sonucu doğranarak ölen birinin cesedinden yayılan koku değil, sadece birikmiş çöplerdir. (Anne bu fikrini oğlu Tahir ile paylaşırken; Ulusal bir kanalda öğle kuşağında yayınlanan bir kadın programını izlemektedir: Öldürülen kocanın cesedine iki ay önce kiralanmış bir dükkânda ulaşılmıştır. Adam küçük parçalara ayrılarak çeyiz sandığına özenle yerleştirilmiştir. Ölünün karısı ve aşığı suçlanmaktadır.)
Tahir’in Annesinin yine TV’den öğrendiğine göre;  sırayla şehrin semtlerinde elektrik kesintisine gidilecektir. Kesintiler bir ay sürecek ve elektrik hatlarına genel bir bakım yapılacaktır. Anne elektrik teknisyeni oğlundan bu haberi öğrenmeyi tercih ederdi. Ancak Tahir herkesin bildiği gibi çok konuşmayan bir adamdı…
Melike işte bu yerde, yalnızlığını köpekle giderecektir. Ara ara yiyecek ve su vermeye başladığı Köpek’e eski eşinin ısrarları sonucu buluştukları bir günün bitiminde mahallenin dar sokaklarından geçerken çarpmışlardır. Melike, Köpek’i tedavi ettirmiş ve yaşanan kaza sonucu büyük oranda görme kaybıyla hayatını sürdürecek olmasından kendini sorumlu tutarak ona sahip çıkmıştır. Aslında köpek için bu karanlık olay; sıcak bir yuva, yemek ve şefkatle sonuçlandığı için iyi bir durumdur.
Köpek, Tahir’inde sevdiği bir hayvandır. İleri yaşı yüzünden kamburlaşmış sırtı, açlıktan çıkmış kaburgaları ile perişan görünümlü bu hayvan ona ilgi çekici gelmektedir. Köpekle kurduğu iletişim Melike’nin “o karanlık gününde” Tahir’in çok işine yarayacaktır.
Tahir’in Melike’ye ilgisi istikrarla sürmektedir. Adını öğrenmek için daire numarasını hesaplayıp ziline bakıp adını öğrenmiştir. Mahalledeki bu yeni kadını daha iyi izlemek için bir dürbün bile edinmiştir. Kadın en çok karanlıkta görünmektedir: Yazın getirdiği sıcak havaları da fırsat bilen kadın, pencereleri ve perdeleri sonuna kadar açıyordu. Tahir hemen camın önüne yerleştirdiği masasında onu, bilgisayarının başında yazarken görüyordu. Uzun yazdığında, koyu renkli kıvırcık dolgun saçlarını ensesinden kalemle tutturuyordu. Sonra arada telefonda hararetle konuşuyordu. Elini kolunu çok hareket ettiriyordu. Pencereden sarkıp sokağı izlediği de çok oluyordu. Evine nadiren insan geliyor ve o nadiren evinden çıkıyordu. Bir kaç kez kumral, uzun boylu, iyi giyimli genç bir adam evine gelmiş ve gelişinin sakinliğine zıt olarak bu adam öfkeyle evi terk etmişti. Tahir, günlerce kadını izledi. Bu arada işine gidip geliyordu. Şehrin her iki günde bir yeni bir mahallesi, akşam saatlerinde elektriksiz kalıyor ve zifiri karanlığa gömülüyordu. Tahir, kazılan yollar yenilenen kablolar arasında tellerle haşır neşir olmaktan memnundu. Evine yorgun argın dönse de Kadın’ı İzlemekten geri kalmıyor ve belgesellerini izliyordu. Geçen izlediği belgeselde farklı düğüm tekniklerini öğrenmiş ve hatta kablolar üzerinde tatbik etmişti. O “karanlık günde” bu düğümlerin işine yarayacağını asla bilemezdi.  
Mahallenin elektirikleri iki gün süreyle akşamları kesilecekti. Hep tekrarlanan işlemde Tahir görev almadı. Evinde yan gelip yatacak ve Kadın’ı izleyecekti. Öyle de yaptı, kadını izledi: Kadın lambanın altında oturuyor ve telefonla konuşuyordu. Telefon konuşmasından kısa bir süre sonra aralarda kadının yanına gelen genç adam salonda göründü. Oturdular, adam dağınık görünüyordu. Konuşmaları sertleşti. Adam kadına bir tokat attı, sonra kanepeye düşen kadının üzerine çullandı. Kadın çırpınıyordu. Köpek geldi. Adam köpeği defalarca itekledi ve sonunda içeriye götürüp kilitledi. Kadın telefon açmaya çalışıyordu ama başaramadı. Adam kadını kanepeye yeniden itti, boğuşuyorlardı… Tahir bi’şiler yapmalıydı.
T- Doğada dişisine zarar veren tek canlı biziz!
Saatine baktı, arkadaşını aradı… 4 dak. Sonra elektrikler gidecekti. İş kıyafetlerini giydi, metrelerce kablo aldı, lambasını açtı ve evden sakince çıktı. Karşı yola geçti ve apartmandan içeri girdi. (Elektrik kesintisini hesap edip, apartman sakinleri rahat girsin diye muhtemelen, hep kilitli tutulan kapıyı bu sefer açık bırakmışlardı.) Melike’nin kapısına gelince önce sakince kapıyı vurdu. Sonra biraz ısrarla, sonra da “Kapıyı açın, elektrik idaresindenim. “diye seslendi. Adam kapıyı telefonunun ışığını kullanarak açmıştı. Tahir içeri girdi; Melike’yi gördü, kadın dağılmıştı. Ömer’e bir yumruk atıp yere indirdi ve savunmasız bırakıp kabloyla elleri ve ayaklarını düğümlemeye başladı. Melike paniklemişti, içeriden havlayan Köpek’i karanlıkta el yordamı ile saldı. Köpek Tahir’i koklayıp yalamaya başladı, Melike Köpek’in sevgi gösterisini çıkardığı seslerden fark etmişti. Afalladı. Ömer’le işi biten Tahir geldiği gibi çıkıp gitti ve elektrikler geldi. Ömer yerde düğümlü yatıyordu!



KARANLIK SENARYO
Dış- Gün/Gece: İstanbul Üsküdar/Genel
İstanbul’un sakin ve mütevazi mahallelerinin birinde gece vakti. Sessizlik, sokak lambaları çevreyi sarıya boyamış. Köpek, yağdan fakir bedenini çelimsiz bacaklarının üzerinde taşıyor. Adımları sıra sıra binaların dizili olduğu sokakta yankılanıyor. Sokak sanki boşalıyor ve sadece sesle doluyor.

Detay: Kamera köpeğin yanından yakın plan  adımlarını takip ediyor.  Sonra, sokak lambasıyla yarı aydınlanan yola düşen kambur gölgesi görüntüye dahil oluyor.
Köpek (sesi): Boş sokakta insanın kafasına inen bir çekiç gibi adım sesleri.
Dış- Gün/Gece: İstanbul Üsküdar/ Kanayan Kalpler Apt.
Köpek sokakta ilerliyor, yoluna gidiyor. Sokakta sırtsıta dizili yüksek apartmanların biri; Kanayan Kalpler Apartmanı. Göz, yüksekliği boyunca ilerlediğinde gökyüzüne yaklaşıyor. Gökyüzündeki yıldızlar parlak ve güzel görünüyor. Göz apartmanın katlarını çıktığı gibi inerken bir kadında takılıyor. Kadın pencereden sarkmış sokağı izliyor. Onunsa gözleri tenha yolda ilerlen köpekte. İfadesinde hüzünlü ve düşünceli bir anlam.
Yakın Plan: Kadının yüzünde bir hüzünlü ifade.
İç- Gün/Gece: İstanbul Üsküdar/ Kanayan Kalpler Apt. 6. Kat
Kadın, açık camından şehri evine alıyor. Uçsuz bucaksız bir ışık cümbüşünün içinde ara ara karanlık alanlar. Işıkların bazısı göz kırpıyor bazısı da sonsuza kadar aydınlatmayacakmış gibi sönüyor. Kadın üstünde daktilo taşıyan masaya çekip sandalyesini oturuyor. Pencerenin hemen önünde, sonsuz bir ilhamla yazı yazıyor. Ona göre insan, gecenin kollarında daha iyi yazıyor. Dalgalı siyah saçlarını kalemle topladığında ensesine dövülmüş bir yazı okunuyor: “uzayın duygusu”

İç- Gün/Gece:İstanbul Üsküdar/ Kanayan Kalpler Apt. 6. Kat
Kadın, daktilosunun başında bir süre oturur; sonra beyaz sayfalara kelimeler yazar: (Tak, tak, tak…) Karanlık aydınlığı kapladı. Aydınlık bi’ karanlığa bi’ kendine baktı. Eskisinden daha aydınlıktı. Karanlığa onu aydınlattığı için teşekkür etti; ve lütfen dedi “Sonsuza kadar karanlığınla aydınlat beni!” Kadın sandalyesinden kalktı; karanlık koridordan geçip, yatak odasına gitti. Sokaktan gelen ışıkla, az aydınlanan oda da, el yordamıyla gece lambasının düğmesini buldu. Odaya kırmızı ve loş bir ışık doldu. Çift kişilik yatağına tek başına girdi ve yorganın içine sonuna kadar gömülüp uykuya daldı.
Yakın Plan: Daktilonun içindeki beyaz kağıda yazılan her bir harf… Kadın, odasına doğru ilerlerken öznel kamera… Uyurken, yakın plan…


İç- Gün/Gündüz:İstanbul Üsküdar/ Ay ışığı Apt. 6. Kat
Güneş, ışıklarını yeryüzüne saldığında pencerenin perdesi savunmasız kaldı. Onun için sokak lambası ve ay ışığı savaşması kolay düşmanlardı. Geceye karşı galip gelen perdeleri gün ışıdığında uyanan genç adam araladı. Yüzünü aralığa gömüp, sabah sabah sokağı yokladı. Gür siyah saçları dağınıktı. Geniş omuzlarından dökülen tişörtü bedenini örtüyor ama  güzelliğini bu örtü gizlemiyordu. Güzel ve genç adam, odaya geri döndüğünde iri siyah gözleri odasında gezindi. Aradığını bulduğunda ise, bir süre baktı ve yüzünü yıkamak için banyoya gitti. Tüm bu anlarda alarm olarak ayarladığı aksak bi’ melodi geriden çalıyordu. (Bir süre)

İç- Gün/Gündüz:İstanbul Üsküdar/ Garip Sokak


(Devam etmeli miyim?)

22 Şubat 2014 Cumartesi

Çatlak Bilye



İnsan henüz çok gençken, kesinlikle güzel bir gelecek hayali kurar. Toplumun ve ailenin öğretiyleriyle  çocuk aklında; düşünceler, beğeniler ve istekler şekillenir. Kimse hiç olamamak ya da yarım yamalak olmak istemez: İşsiz, evsiz-barksız, çocuksuz, karısız-kocasız, üstsüz-başsız... İşsiz bir üniversite mezunu!
İmkanların dahilinde kendini hayata hazırlarsın. Anne- baba kardeş, sülale, komşu, öğretmen, arkadaş, mahalle, şehir, ülke, 80'lerde televizyon, ,90'larda internet, 2000'lerde facebook, youtube... belki kitaplar, belki müzikler belki bir enstrüman... etkilenirsin.
Lüküsss hayat, güzel hayat pompalamalarını sorgulamadan, en derinlerinde arzularayak, herkesin arasına katılırsın. Herkesin istediğini istediğin için rakibin çoktur ve hayat seni sınava tutar. Kullandığı kanallar çevrenle sınırlıdır: (Türkiye) ÖSYM, Üniversite, Dil okulu çeşitli kurumlar ve işyerleri... Hiç olmadı hanenden biri; koca- karı, çocuk, amca, hala, kayın, hısım... Niye öyle? Neden olmadı? Hangi yolu seçeceksin: a, b ya da c.
-Bilye torbasındaki renkli misketler, birbirinin kafasına vurmadan önce, torbayı avuçlayan elin, "bir dost" olduğunu sanır. Oysa o ne kadar yuvarlak, pürüzsüz ve renkli olursa olsun, elin derdi, kendi keyfi için onu fırlatıp atmaktır. Bir bilye ve bir diğer bilye... Bilyenin kalın kafasını kırmak zordur, elin keyfi için oraya buraya fırlar, zıp zıp zıplar durur.-
İnsan düşünüyor mu, insan seçiyor mu, insan yaşıyor mu?
Ulan, el gelmiş avuçluyor, parmaklıyor işte be(!) Sen de ilk avuçlanan olmak için uğraş dur, kafan kırılınca anlarsın gerçekleri...
Köyüne dön gardaş, ince bir çubuk al ve toprağı karıştır, havalansın diye, ele hayrın olacağına börtüye böceğe olsun, sevaptır, Ah bak, kuraklık kapıda... Aşık veysel demiş ya hani, bizi koynuna alacak, sarılıp yatacak olan yar "kara topraktır" diye. Bari serilmeden onun bereketli göğsüne, bi' hayrımız olsun(!)
Off bee offff (!)
Kırmadan önce oturup memuriyet sınavına çalışayım...

19 Temmuz 2013 Cuma

Kraliçe dedi ki; "Yağlanmak güzeldir"

İçimde bir şarkı çalıyor. Göğsümdeki ritm diyor ki; “Benim krallığıma gel!” Kemikli bedenimin altındaki yağlı kalbim, gergin bir davul gibi yatıyor. Onu hareketsiz bıraktığım günden beri oldukça kilo aldı: Yalnızlıkla besledim onu, anlayışsızlıkla besledim, Sözde hoşgörüyle besledim… Şimdi, eskiden kırılgan olan kalbimle bütün tok sesleri çıkarabiliyorum. Mesela “SİKTİR GİT, BOŞVERESENE, HADİ LAN ORDAN, BENİM SORUNUM DEĞİL, DEFOL GİT…”
Kalbim benim krallığım. Kolayca “Benim krallığıma gel!” diyebiliyorum. İnsanları içeri buyur ediyorum. Çünkü yağlı ve gamsız tavrıyla kendini koruyacağından şüphem yok. O birileri, doğru dürüst davranırsa ne ala, yoksa güçlü bir tokmak darbesiyle hadi “YALLAH!” En son kimin yüzünden yağlandı kalbim hatırlamıyorum, Aslında tek tek olayların çok da önemi yok. Sonuçta yağlı ve benim içimde nispeten daha güçlü bir K/albim/rallığım var.

Krallığımda hayat akarken başkalarınınkinde de hayat sürüyor. Bazılarından tiz sesler geliyor. Kapaklarımı sıkı sıkı kapatıyorum: Kulak deliklerimle göz kapaklarımı özellikle sıkı örtüyorum. O ince/likli sızıntıya tahammülüm yok; rahatsız oluyorum. Eskiden duyduğum şefkat duygusunun yerini çoktan acıma ve tiksinti aldı. Farkındayım: Duyarlı kalmaya çalışmak boşa çaba (.) Za/yıf/rif kalplerdeki krallıklar yıkılmaya mahkumlar. “Hep böyle kal(!) demek en büyük aptallık. Yaşamanın tek yolu, değişmek. Hayatın akışı bu yönde, direnmek anlamsız. Teslim ol ve zayıf olma. “Yağlan(!)” ve “Yaşa(!)”

18 Haziran 2013 Salı

Tuğçe der ki: Bir zamanlar bok suratlı yüzünden ben…




Kapının eşiğine çömelip kalmıştım, taş çıplak ve soğuktu, etimi üşütüyordu, sızlayan yerlerimi dayayıp acımı hafifletmek isterdim ama kımıldamaya korkuyordum. Ne kadar süredir orda öyle hareketsizdim, bilmiyordum. Yumuşak yaklaşımlardan eser kalmamıştı; yıllar onunla, benden o ilk duyguları alıp götürmüştü. Çığlıklar atıyordum ve tırmalıyordum öfkeliyken, üzerime tokatlar ve tekmeler savrulurken gereksiz bir çabaydı benimki ama içimden geliyordu. Onu seviyordum ve onu sevmiyordum; beni seviyordu ve beni sevmiyordu. Belki tam anlamıyla Aşk’tı bu belki de “Hayat’ın” tam karşılığı: Kaotiktik bi’ kere değişmiştik sonra, sonra barışçıl ve savaşçıl anlarımız olmuştu… Sonsuz uzaydaki bilinen ve henüz bilinmeyen her şey gibi yerimizde durmuyorduk ve bir yere de varmıyorduk. Eşsiz bir sarmalın içinde dönüp duruyorduk. Nasıl buraya gelmiştik ve nereye gidecektik bilmiyorduk. Başlangıç ve sonuç yoktu sadece dönüyorduk. -Aşk ve nefret ekseninde dönüyorduk, kafamda kurşunlar sıkılıyordu ve o yankılanan güçlü ses beni vuruyordu.-
Küçükken dünya dönerken nasıl olduğum yerde durduğuma, nasıl başımın dönmediğine anlam veremezdim şimdi büyüdüm ve anlıyordum, bilimin söyledikleri mantıklı geliyordu. Ama bu kapı eşiğinde etlerim sızlarken neden oturup kaldığımı bilmiyordum. Anlam veremiyordum kendime, bilmiyordum(!) Sinir bozucuydum. Bok suratlıyı hala seviyordum ve her kavgadan sonra ona dönüyordum. -İçimdeki sevgi vuruluyordu ama ölmüyordu.-
Büyük ve anlamlı bakan gözleri vardı, içimi ısıtan… Tanrım bu öküz de kim? Ben bir öküzü sevemem ki! Canımı acıtan bu öküzün, bu bok suratlı herifin gitmesini ve benimkini geri vermesini istiyorum! Mümkün müdür? –Zaman gösterecek.-
Küçük bir çocuk gibi ağlamak ve Tanrı’ya yalvarır gibi yalvarmak, geri ver onu, bana geri? Yoksa seni defalarca kez tırnaklamak ve o bok suratına sövmek zorunda kalacağım. Belki de bıçaklayıp uykun da öldürürüm seni. Vahşet ve gazetede küçük bir manşet. Üçüncü sayfa haberi, ucuz ve tanıdık. Kaç kadın ve kaç erkek önce severken birbirini deliler gibi sonra öldürmüyor ki(!)
Delilik! Hepsi delirmekten ve delirtmekten oluyor zaten, deliler gibi sevmekten, ölecek kadar sevmekten… Ah(!) gebertmek istiyorum şimdi seni, bağırsaklarını deşip dışarı çıkarmak ve o kalın ensene dolamak istiyorum, seni kalın bağırsağınla asmak istiyorum, uzun mutfak lambasında sallandırmak –Bok suratlı pislik-

Evden kapıyı vurup çıkmanı sessizce beklemem, hep böyle sessizce bekleyeceğim anlamına gelmiyor; yerimden kalkmalı, yıkanmalı, arınmalı ve yaralarımı sarmalıyım. –Sana bir şans daha vermeden önce…-

10 Haziran 2013 Pazartesi

AMPUL KAFALI SARI DEV VE AĞAÇ


Ağaç, kalın bir gövde, ince kollar ve uzun parmaklarla hayata tutunuyor. Bazen rüzgar; yumuşakça eserken ve okşarken yapraklarını; bazen üzerine sertçe savururken tozu toprağı o hayata sımsıkı sarılıyor. Aşıklar gövdesini bıçaklıyor, derisini sıyırıyor, sesini bile çıkarmıyor. O hep iyi niyetten biliyor, masum duygular yüzünden… Acısı hafifliyor, sessizce yaşamayı sürdürüyor. Aşk acısıyla yanıp içindeki ateşi söndürmek için, içlerine kafa yapıcı sıvıları akıtan zavallılar, gövdesine dayanıp ağlıyor sonra şişeleri ayakucunda bırakıp gidiyorlar, kızmıyor.  O hep iyi niyetten biliyor, masum duygular yüzünden. Sonsuz bir hoşgörüyle ve sessizce yaşamayı sürdürüyor.
 Şakalaşıp oynaşan yeni yetme aşıklar, dallarını kırıp yapraklarını çekiyor, tepesine tırmanıp kuşları avuçlarıyla yakalamak isteyenler bile var. Aşk gösterisi tehlikeli olabiliyor. Üzerinden düşüp kolunu kıranlar var (Ah be ah!) İzler bir ömür taşınıyor, bedenler toprağa karışıyor, boşalıyor. Ağaç üzerinde gösteriler sürüyor.  Pazartesi, Salı, Çarşamba… günler birbirini kovalıyor; dayanananlar, tırmananlar, acıtanlar, kanatanlar hiç bitmiyor. O hep iyi niyetten biliyor, masum duygular yüzünden. Kızmıyor, sonsuz bir hoşgörüyle ve sessizce yaşamayı sürdürüyor.  
Hayat, rengarenk bir gökkuşağı başı da yok sonu da, altından da geçilmiyor. Ağaç başını hatırlamadığı sonsuz bir hayatın içinde, gökkuşağının altında, insanlarla yaşıyor. Dünyayı izliyor, aşık ayyaşlar ve çapulcular çevresinde değişiyor da değişiyor. hayat; deniz gibi dalgalanıyor, nehir gibi kıvırıyor, kadın gibi deviniyor, çocuk gibi oynuyor… Deniz’ler, Nehir’ler kadınlı çocuklu onun hep dibindeler. Hareket etmese de o, hayat renkli, hareket etmese de o hayat hareketli: Biliyor; insan bile hızına yetişemiyor. Mutlu mutlu yaşıyor ömrünü, bol bol nefes alıp veriyor.
Ama, bu aralar aldığı nefes içini yakıyor, sanki köküne biber sürmüşler. İnsanlar da çoğaldı anlam veremiyor. Kolları çok, parmakları uzun; hepsini okşamak, kucaklamak istiyor ama ilk defa yetememekten korkuyor. Bu ilginin nedeni nedir? Ama tabi ilgi güzel. Ağaç, Allah’ın kudretli elinde aşkla yaratılmış, yaradanı seviyor, aşkın kendisi o, ondan ötürü her şeyi seviyor: Kuşları, bulutları, rüzgarı, Ayyaş, çapulcu aşıkları seviyor.  …Seviyor da seviyor... Çevresinde aşk olsun ona o güzel.
Ampul kafalı sarı devi bile seviyor! “Geçen gövdesinde derin bir acı hissetmişti, içinden hangi aşık delirdi diye geçirmişti? Ayyaş ,çapulcu aşıklar, aşktan kendinden geçerdi, içerdi içerdi, derisini sıyırıp, kalpler çizerdi –de bu öyle değildi. Beterdi(!) Acısını hafifletmek için iyi niyet aradı çevresinde? Aşk yoktu, aşık yoktu ne ötesinde ne berisinde ne de tepesinde… Sarı büyük bir dev vardı, ısırığı da pek bi’ acıtmıştı! Canına okumak isteyen bu sarı, ışıklı, yanıp yanıp sönen, ampül kafalı dev de kimdi? Onu bir türlü çözemedi.

O dev peyda olduğundan beri çapulcu ve ayyaş aşıklar; Deniz’ler, Nehir’ler kadınlı çocuklu, geceli gündüzlü dibindeler… Biberli hava da hafifledi. Derin derin nefes alıp verebiliyor yeniden… Her nefeste dallarına ve yapraklarına oksijen doluyor. Hayat çok güzel, yaşamak çok güzel yeniden en derinden hissediyor.  Oh Be(h) Mis!