26 Ekim 2011 Çarşamba

Geçmişten Gönderilen Paket

Tuğçe dans atölyesindeki yoğun bir günün sonunda, evine dönüyordu. Hava yağmurlu ve yerler ıslaktı. Şehrin nemli havasını içine çekti ve sakin adımlarla evine yürüyerek gitmeyi tercih etti. Çünkü yağmurlu havalarda yürümek Tuğçe’ye iyi geliyor, onu mutlu ediyordu. İnsanları ve geriye kalanları izlemeyi seviyordu. Otobüsler yine çok kalabalıktı ve sokaklarda onun gibi çalışmaktan yorgun insanlar vardı. Gözleri bi’an mutlu yüzler aradı: Bankta omuz omuza oturmuş yaşlı bir çifti fark etti sonra onlara tebessüm ederek başıyla selam verdi. Annesinin elinde sürüklenerek ilerleyen sevimli oğlan çocuğunun başını tam yanından geçerken okşadı. Yağmurlu ve ılık havalar, birbirini seven çiftler ve çocuklar güzeldi!

Tuğçe çok katlı bir apartmanda oturuyordu. Apartmanına vardı ve merdivenleri çıktı. Evinin önüne geldiğinde yüzü eski bir paket gördü. Paketi saran kağıt, zaman yüzünden sararmıştı. Derin bir nefes aldı ve üfleyerek onu tozlarından temizledi. bir not (!): “Tuğçe bu hediye senin için…”

Hediye güzeldir, Tuğçe hediyeleri severdi, ama bu hediye nerden çıkmıştı? Kimden gelmişti? Neydi, neyin nesiydi? Şaşkın ve meraklı, narin elleriyle, paketi sıkıca kavradı.

Evin kapısını açıp adımını içeriye atar atmaz paketi açmaya başladı; Pakette bir sandık vardı. Sandığın içinden ışıklar, büyülü sesler, bir çift pisipisi, mektup ve kullanma kılavuzu çıktı. Pisipisiler pudra rengindeydi, satendi, dantel ve kurdele ayrıntıları muhteşemdi. Pisileri kutuya yerleştirdi, hevesle mektubu ellerine aldı. Heyecan duyuyordu, onu açtı, okumaya başladı.

Bayan Tuğçe,
Tam şimdi burada yağmurlu bir gün. Penceremin camından yavaşça akan yağmur damlalarını seyrederken bu mektubu yazıyorum. Elinizdeki Sandık, Sanat Gezegeninin ta kendisidir. Bu büyük dünyadan size Sihirli Pisipisileri yolluyorum. Benim onunla yolculuğum çok keyifliydi, ancak ayrılık zamanı geldi. Bana verilen görevi saygı ve sevgiyle yerine getirdim, şimdi sıra sizde! Gençlere baleyi anlatacak, öğretecek sevdireceksiniz. Sihirli pisipisiler daima yanınızda ve yardımcınız olacak. Geçmişten bugüne bilgi akışını onun yardımıyla sağlayacaksınız. Ondaki tılsım, adımlarınız kadar büyüleyicidir. Yüreğiniz, yetenekleriniz ve baleye duyduğunuz sonsuz sevgi yüzünden onun ait olduğu biricik kişinin siz olduğuna karar verdim. Yüzyıllardır Pisipisiler zamanda yolculuk ediyor, zamansız ve mekânsız bir dünyaya aitler. Gücünü dans eden adımlardan ve tılsımlı tınılardan alıyorlar. Hiçbir zamanın sınırlayamadığı hiçbir mekânın hapsedemediği Sanat Gezegeni’nin eşsiz parçaları ellerinizde. Onu bütün zarafetinizle amacına hizmet edecek şekilde kullanın. Size güveniyorum, başaracaksınız. Bütün zamanlarda sevilen ve bütün zamanlarda güzel balenin temsilcisi Tuğçe, çocuklara baleyi sevdirin!


İmza: Madam

Ö.K.

25 Ekim 2011 Salı

Tunalı Hilmi Caddesi Dış Ses Metni/ 1dk. 40 sn.

Ankara’nın Kavaklıdere semtinde, gri kaldırımlarında renkli insanların dolaştığı, uzun ve geniş bir cadde uzanır. Bu cadde, sokaklarla bölünür ve sokaklardan akın akın gelen insanlar orada toplanır. Bazen arabalarla bazen yayan gelenler olur. Gelişleri nasıl olursa olsun burada “Durduğun yerde durmak yoktur!”. Bir yerlerden akın akın gelenler onun üzerinde akar giderler.
Caddede sıra sıra kafeler, restoranlar, pasajlar ve mağazalar dizilidir. Kaldırımında müzik yapan gençlerin melodileri yükselir. Davetlilerini önemseyen düşünceli ve cömert bir ev sahibi gibi herkesi memnun bırakmak için elinden geleni yapar. Minik ve yeşil gölünde bütün endamları ile yüzen kuğuları izlemek isteyenler, eşiyle dostuyla bir fincan kahve içip sohbet etmek isteyenler; sevdiğiyle el ele yürümek isteyenler, küçük hediyelerle kendilerini şımartmak isteyenler; bu caddeden bir sonraki buluşmaya kadar hep memnun ayrılır.
Cadde insanlarda alışkanlık yapar. Bu yüzden bir sonraki buluşma kaçınılmazdır. Çünkü ondaki eşsiz ruh, bütün duygulara karşılık verir. Melankoli yüklü bir gün, huzurlu bir sabah, neşe dolu bir gece… Ruh halinize göre caddenin üzerindeki bir mekânı seçmeniz yeterlidir: Kuğulu Park, Bestekar Sokak… Günü gününe uymayanlar, canının ne istediğini bilmeyenler bile aradığını bu caddede bulur. Tunalı Hilmi Caddesi sanki sihirlidir. Kim bilir, belki siz de bu sihrin bir parçası olursunuz. Tunalı Hilmi Caddesi, günü güzel yaşamak için misafirlerini bekliyor. Ö.K.

Yenil(en)me

Yine sonun başındayım:
Ne hazin bir bitiş,
Ne beyhude bir yeniden başlama çabası.
Hayatımın başrolünde oynuyorum,
Oysa ne garip, kendimi kaderin ellerinde ‘garip bir figüran gibi’ hissediyorum.
Tüm o çabalar, her yeni gün yeni bir sınav…
Ama hocam, nefes almak istiyorum biraz.
Mümkün müdür?
Ara versem, biraz nefes teneffüs etsem?
Koşturmaca koşturmaca, soluk soluğa,
İnanın ihtiyacım var soluk almaya…

Kader kader ey kader,
Kadir misin beni yeniden başlatmaya…
Çünkü, oynamak istemiyorum artık.
Başrol istemiyorum şimdi.
Umut etmek istemiyorum,
Ölmeye de isteksizim.

Yarabbi sen soktun, sen çıkar! Ö.K.

15 Temmuz 2011 Cuma

Alev Alev Aşk

Zaten sen,
güneş gibi sarışınsın.
Parıltılı bir kumsal bakışların.
Yansam da kalmak istiyorum kollarında.
Bugün de dün kadar sıcaksın.
Yarın, her şey yine güzel olacak.
Çünkü güzelim,
sen beni yakmak için yaratılmışsın.

Ö.K.

5 Temmuz 2011 Salı

Bi' ayrılık anı

Evdeydik,
Sevişmek yerine,
çılgınlar gibi kavga ettik.

O an, gitmek istedim.
Sen de "GİT" dedin.
Sesin kara buluttu,
Öfke yüklüydü.
Doldurup ağzını yağdırdın (...) aldırmadım.
Diner dinmez sen, ben kalmaya karar verdim.
Çünkü anladım, ıslansam fark etmezdi: Ben senden zaten gitmiştim.

Kırdım gerimi,
oturup o an düşündüm ileriyi.
Vay dedim vay be... "Bu kadar mı bütün hepsi?"

Bir, iki, üç çek nefes içeri,
Ver sonra nefesi gerisin geri.
Bir sigara yaktım.
Bak hatun dedim, iyi bak.
Uyuttun beni çok zaman,
Terden sırılsıklam uyandım şimdi!
Kendini götür burdan,
Gitmesi gerekiyorsa birinin, o da sensin.
Çünkü burası benim evim (!)
Ö.K.

3 Haziran 2011 Cuma

Yüklü Bulutlar

...
Sabaha karşı seni uykusuz karşıladım.
Öyle olması gerek(!)tiğinden olsa gerek,
Fark ettin ama sormadın bir şey.

Bense merak içindeyim,
Sorularla yüklüyüm.
Yağdırmak istiyorum onlarca kelime…
Sonra yatıştırıyorum kendimi.
Dinlen diyorum dinlen,
Senin “uyuman” gerek!

Sabah, gece kadar karanlıkken
uyumak gerek…

2 Haziran 2011 Perşembe

E(N)FES BLOG YAZARI OLMAK

Bahardı. Terasımın tam üstünden, bulutların hafif gövdelerini ağır ağır çekerek uzaklaştıkları bir günde, bal renkli şişenin içindeki soğuk içeceğimi yudumluyordum. Havalar oldum olası bana tesir eder, o duygudan bu duyguya sürüklerdi. Beni içine alan bütün havalara alışkındım: Güneşli, yağışlı ya da karlı… Sanki hepsi benim bir parçamdı; içimdeki dünyanın doğası bi’ öyle bi’ böyle havalardı.

O gün, içkimin içiminden olsa gerek, içimde coşkulu bir serinlik hissediyordum: Kahverengi tonlardaki bulutlarımdan altın sarısı arpa suyu yağıyordu ve birikip nehirlerimde lıkırdıyordu. Kendimi e(n)fes hissediyordum böyle anlarda. Havada uçuşan baloncuklarımdan tıs sesi geliyordu; sesler birleşince ise, güzel mi güzel bir melodiye dönüşüyordu. Köpük köpük kümelenmiş hücrelerimden yaşam fışkırıyordu sanki. Ruhum tatlı bir ilkbahar sabahını yaşıyordu. Oh diyordum, oh be yaşamak bu işte(!)

Konuşmak istiyordum, gülmek ve öpmek. Sonra, aşık olmak istiyordum; geçimsiz olmak, özür dileyip barışmak… E(n)fes e(n)fes e(n)fes… İçimdeki metal kutuda kapalı duran bütün duygularım özgürlük istiyordu benden. Yaşamın tadına varıyordum içkimin acımtırak tadında. Sanki hüznü ve sevinci harmanlayıp sunuyordu tapınılası ruhumun sunaklarına…

Baharın kollarında içiyordum. Şair olmak istiyordum, belki de farkında olmadan oluyordum. Şarkı söylemek istiyordum ve utanmıyordum, söylüyordum; Sesim çatlıyordu, her bir çatlaktan billur bir ses yükseliyordu. Şelaleler gibi çağlıyordum, parlak bir spotu andıran güneşin altında “güzel oluyordum” (!) Dudaklarımdan kelimeler dökülüyordu, “içimdeki kilitli odanın anahtarı” diyordum. Ona, onu yazmak istiyordum; yazdığım bütün yazılarımı da “İçimdeki Kilitli Odanın Anahtarı’na” ithaf ediyordum.

Her yudumda kilidi açıyordum. Kapı aralandıkça ılık bir bahar yeli doluyordu odamdan içeri. E(n)fes, e(n)fes, e(n)fes… Odam, kelimelerle dolup taşıyordu. Eşikten dökülenler girip askerler gibi sıraya baharı selamlıyordu. Rahat(!) diyordum onlara “rahat”… Gevşeyin biraz!
Anlıyordum aslında, yazılmak istiyorlardı kadın kadar güzel satırlara. “E(n)fes bir blog’a mesela! blog.efespilsen.com.tr Ö.K.