Heyecanlısın. Çünkü birazdan odana gidecek, yatağına girecek ve uykuya dalacaksın. Hadi derin bir nefes al, dalmak hiç zor olmayacak. Acaba, bu gece ‘sevgili uyku’ seni nereye götürecek, kiminle olacaksın orada? En farklı, en çılgın, en sıra dışı… Senin en güzel rüyan belki de bu gece yaşanacak!
…Gündüz düşler, gece rüyalar görmek konusunda iyiydi. Bütün gün deliler gibi çalışıp yoruyordu kendini. Çünkü, gece yorgun bedenini yatağa bırakmayı ve tatlı tatlı uykuya dalmayı seviyordu. -Yani gün onu yoruyor, o geceleri rüyalar görüyordu.- Gündüz bütün o koşturmacanın ve telaşın arasında mutlaka düşler kuruyor; düşlerle hayat doluyordu. “...Hey nereye gittin yine, senin kafan nerde? Uyuyorsun! / Çok dalgın ve unutkansın yine bu aralar! Uyuyorsun!..” diyenlere hafifçe tebessüm etmekle yetiniyordu. Düşleri sevdiğini söyleseydi anlayacaklar mıydı sanki.
Şöyle düşünüyordu: İnsanlar kendini yenilemek için yollar bulurlar, o şeyle şarj olurlar. İnsanlar ruhu olan etten ve kemikten makineler… Onun şarj aleti düşlerdi. Düşler dünyası küçük bir kaçış, tatlı bir soluk, iyi bir yenilenme yolu. Ve Rüyada; katil olmak, sevgili olmak, büyük bir bahçede çiçek toplamak, yükselmek-alçalmak… Muhteşem! Gerçek’in sınır tanımaz kardeşleri Rüyalar…
İyi rüyalarda güzeldir kabuslar da. O kabus görmeyi seviyordu. Karanlıkta yalın ayak koşarken, köşe başlarını tutmuş sevimsiz yaratıkların vücudunda yarattığı “adrenalin tetiklemesini” hiçbir şeye değişmezdi. Bu hissi yakalamak için gazetelerin 3. Sayfa haberlerini ve bazı TV kanallarının haber programlarını özelikle izleyip yatıyordu. Böylece kabuslarını yaşanmış gerçek olaylar şarj ediyordu. Aşk filmleri, sıkıntılı ama umutlu senaryoları olan pembe dizileri de düşlerini ve rüyalarını beslemek için kullanıyordu. Buna “Uykuyu Programlamak” diyordu.
Ve devam ediyordu: “Gece- gündüz, yalnızken-kalabalıkta, mutluyken-sinirliyken… düşlemek gerek ve rüyaları gerçeklerle beslemek; yoksa yarım kalınır, hayat eksik yaşanır.”
Ö.K.
Not: Özlem için bu metin bir denemedir.
28 Ekim 2010 Perşembe
27 Ekim 2010 Çarşamba
22 Ekim 2010 Cuma
Dağa ne oldu?
Orhan’a ne olmuş,
Dağ gibi çocuktu?
Orhan yatağa düştü.
Düştü gözden Orhan,
Çünkü hasta oldu.
Kudretini çaldı hastalık.
Haftanın 6 günü,
Günde 9 saatten,
Haftada 54 saat eder.
Makine gibi,
Çalışması beklenir
ondan.
Çalışmalı Orhan!
Dağ olmalı,
Orhan taştan.
Dağ düşer mi hiç,
Yıkılır mı?
Dağ gibi çocuktur Orhan,
Ama düştü işte.
Kış Nezlesi oldu.
Bir dağ evinde,
Yatmakta yumuşak
bir yatakta.
Çorba pişirdi,
Karısı ona.
Arayan yok, soranda.
Dinleniyor Orhan.
Ancak Patron,
Şikâyetçi bu durumdan.
Çalışmadığı her gün
Düşüyor maaşından.
Orhan hasta olmuş,
Dağ gibi çocuktu?
Ama iyi oldu.
Düşenin dostu olmuyor,
Onu anladı Orhan… Ö.K.
Dağ gibi çocuktu?
Orhan yatağa düştü.
Düştü gözden Orhan,
Çünkü hasta oldu.
Kudretini çaldı hastalık.
Haftanın 6 günü,
Günde 9 saatten,
Haftada 54 saat eder.
Makine gibi,
Çalışması beklenir
ondan.
Çalışmalı Orhan!
Dağ olmalı,
Orhan taştan.
Dağ düşer mi hiç,
Yıkılır mı?
Dağ gibi çocuktur Orhan,
Ama düştü işte.
Kış Nezlesi oldu.
Bir dağ evinde,
Yatmakta yumuşak
bir yatakta.
Çorba pişirdi,
Karısı ona.
Arayan yok, soranda.
Dinleniyor Orhan.
Ancak Patron,
Şikâyetçi bu durumdan.
Çalışmadığı her gün
Düşüyor maaşından.
Orhan hasta olmuş,
Dağ gibi çocuktu?
Ama iyi oldu.
Düşenin dostu olmuyor,
Onu anladı Orhan… Ö.K.
21 Ekim 2010 Perşembe
Çünkü o bilinenin aksine, Aydınlık kadar masumdu.
Karanlık onun için söylenenlere anlam veremiyordu: Cinayetler işleniyormuş karanlıkta. Arabaların teypleri çalınıyormuş; Sonra ahlaksızlar utanmadan karanlıkta sevişiyormuş… Karanlık tüm kötülüklerin üstünü örtüyormuş. Oysa Karanlık Aydınlık kadar masumdu. O sadece Aydınlığına kavuşma umuduyla onu takip ediyordu. Ama ne zaman ona yaklaşsa, aşığı kaçıyordu. Karanlık biliyordu ki; “Kötülük” karanlığı kirletemezdi, Çünkü Karanlık aşk dolu ve tertemizdi.
Özlem Kaplan
21Ekim 2010
Özlem Kaplan
21Ekim 2010
20 Ekim 2010 Çarşamba
Pencerenin Gözleri
Gökyüzünün rengi gri bugün ve kuşlar gökyüzünde uçuyorlar, üstlerine damlalar düşüyor ve onlar damlalara aldırmadan kanat çırpıyorlar. Küçük küçük binaların, daracık yolların üzerinden uçarken ıslanıyorlar. Küçük kuşlar çok çok yukarılardan aşağıya bakıyorlar. Gördükleri (hey gidi) koca dünyadaki küçük dünyalar…
…Eylül ofisinin dar penceresinden çevresini izliyor. Damlalar sertçe betona çarpıyor sonra terasın avlusunda birikiyor. Su içini ürpertiyor çünkü soğuk havaların verdiği hissi anımsıyor. Başını gri gökyüzüne çevirdiğinde ise küçük kuşları görüyor; Onlar kanat çırpıyor, muhtemelen güneye gidiyor. Eylül, soğuk havalarda ne zaman gökyüzünde uçan bir küme kuş görse, biliyor: “Kuşlar güneye uçuyor.”
…Okul sırasında esmer, narin, küçük bir kız çocuğu… Hocası iklimlerden bahsediyor. "Türkiye’de dört iklim yaşanıyor: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış. Kışlarda kuşlar sıcak iklimlere uçuyor. Kuzey soğuk ve güney sıcak. Dünyadaki en sıcak yer Antalya. Kuşlar Antalya’ya uçuyor. Onca kuş, uzun bir kumsalda güneşleniyor. Çünkü kuşlar güneşi seviyor. Minik şezlonglarda onlar, on bin baloncuklu gazozlarını yudumluyor; gözlerinde siyah camlı gözlük… Kuşlar, yanmasın diye kanatları, ayaklarını kullanarak birbirlerine yağ sürüyor." Küçük kız başını nazikçe okşayan büyük elin ağırlığıyla irkiliyor. Sonra kulakları ince bir ses duyuyor. Sesin sahibi “Eylül (!) diyor; söyler misin lütfen az önce ne dedim ben?" “Öğretmenim Kuşlar güneye uçuyor!”
Küçükken Dünya insana ne kadar büyük geliyor. Okul büyük, yollar büyük, ev büyük, anne ve babalar sonra öğretmenler çok büyük. Komşu teyzenin çamaşır suyu kokan elleri ve yemekten hemen sonra tabakta yenmeyi bekleyen bir dilim kek, gerçekten büyük.
…Dünya, pencerenin gerisinden bakarken insana ne kadar da küçük geliyor. Sıcak iklimler, uzak kültürler, tüm o anlatılan yerler ve öğretilen şeyler hani nerdeler? Eylül, rüzgarın hafif hafif sarstığı ağaçları, yüksek katlı beton binaları, damlaları ve uçan küçük kuşları görüyor. Dünyadan şimdi sadece bunları görebiliyor ve fazlasını görebilme ihtimali güzelken, onun canını sıkıyor. Çünkü, o işyerinde; Ve sadece bir süre (sanat yönetmeni gelene kadar) pencereden bakacak.
…Kuşlar bazen pencerelere konuyor. Çünkü bazı pencerelerin meraklı gözleri açık oluyor.
Özlem Kaplan
…Eylül ofisinin dar penceresinden çevresini izliyor. Damlalar sertçe betona çarpıyor sonra terasın avlusunda birikiyor. Su içini ürpertiyor çünkü soğuk havaların verdiği hissi anımsıyor. Başını gri gökyüzüne çevirdiğinde ise küçük kuşları görüyor; Onlar kanat çırpıyor, muhtemelen güneye gidiyor. Eylül, soğuk havalarda ne zaman gökyüzünde uçan bir küme kuş görse, biliyor: “Kuşlar güneye uçuyor.”
…Okul sırasında esmer, narin, küçük bir kız çocuğu… Hocası iklimlerden bahsediyor. "Türkiye’de dört iklim yaşanıyor: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış. Kışlarda kuşlar sıcak iklimlere uçuyor. Kuzey soğuk ve güney sıcak. Dünyadaki en sıcak yer Antalya. Kuşlar Antalya’ya uçuyor. Onca kuş, uzun bir kumsalda güneşleniyor. Çünkü kuşlar güneşi seviyor. Minik şezlonglarda onlar, on bin baloncuklu gazozlarını yudumluyor; gözlerinde siyah camlı gözlük… Kuşlar, yanmasın diye kanatları, ayaklarını kullanarak birbirlerine yağ sürüyor." Küçük kız başını nazikçe okşayan büyük elin ağırlığıyla irkiliyor. Sonra kulakları ince bir ses duyuyor. Sesin sahibi “Eylül (!) diyor; söyler misin lütfen az önce ne dedim ben?" “Öğretmenim Kuşlar güneye uçuyor!”
Küçükken Dünya insana ne kadar büyük geliyor. Okul büyük, yollar büyük, ev büyük, anne ve babalar sonra öğretmenler çok büyük. Komşu teyzenin çamaşır suyu kokan elleri ve yemekten hemen sonra tabakta yenmeyi bekleyen bir dilim kek, gerçekten büyük.
…Dünya, pencerenin gerisinden bakarken insana ne kadar da küçük geliyor. Sıcak iklimler, uzak kültürler, tüm o anlatılan yerler ve öğretilen şeyler hani nerdeler? Eylül, rüzgarın hafif hafif sarstığı ağaçları, yüksek katlı beton binaları, damlaları ve uçan küçük kuşları görüyor. Dünyadan şimdi sadece bunları görebiliyor ve fazlasını görebilme ihtimali güzelken, onun canını sıkıyor. Çünkü, o işyerinde; Ve sadece bir süre (sanat yönetmeni gelene kadar) pencereden bakacak.
…Kuşlar bazen pencerelere konuyor. Çünkü bazı pencerelerin meraklı gözleri açık oluyor.
Özlem Kaplan
14 Ekim 2010 Perşembe
GERÇEK ÇIPLAK DOLAŞMAZ Ö.K.
Gerçeği bütün çıplaklığı ile göremezsiniz; Çünkü gerçek çıplak dolaşmaz. Gerçek hep giydirilir. Üstelik niyet çoğu zaman onu üşümesini önlemek değildir. Üstü örtülen gerçekler buz keser. Gösterilmeden kimseciklere bir şeylerin gerisinde berisinde donar kalır. Zamana bırakırlar, derler ki; gün gelir nasılsa açığa çıkar. Ne de olsa; zaman aradaki, gerideki berideki buzları eritir. Oysa “örtü” kalınca bir perdelik kumaştandır ve gerçeğin üstünü örterken gözlere de iner.
Aç gözlerini der birileri. Çevrene biraz dikkatli bak; oku, dinle, izle… Oysa izlenen de dinlenen de, okunan da çıplak gerçek değildir. Perdeler, en kaliteli kumaştan ışık geçirmez özellikte üretilmiştir. -Kaçışı yoktur, ışık perde de hapistir.- Kim üretmiş derseniz, kılıf imal edenler demekle yetinirim. Kılıf bulanlarla örtüyü örtenler de aynı kişilerdir üstelik.
Çıplak gerçeği gören o kadar azdır ki; kılıf bulanlarla perde indirenler belki de onu gören biricik insanlardır; Nadide, eşsiz, takdir toplayan, hürmetkar iltifatlarla pohpohlanan, kucaklanan, alkışlanan ve tüm bunlar var ya aslında; hep yalandandır, yalancıktan… Kılıf bulanlara inananlar, işlerine geldiği için inanırlar; inanmış gibi yaparlar… Atalarımız ne demiş: “Minareyi çalan kılıfını da hazırlar.”
Yalan, hiç bu kadar iyi olmamıştı. Palavra palavra palavra. Batsın bu dünya. Odalarda ışıksızım… Çünkü örtülerde, perdelerde çok kalın!
Özlem Kaplan
Aç gözlerini der birileri. Çevrene biraz dikkatli bak; oku, dinle, izle… Oysa izlenen de dinlenen de, okunan da çıplak gerçek değildir. Perdeler, en kaliteli kumaştan ışık geçirmez özellikte üretilmiştir. -Kaçışı yoktur, ışık perde de hapistir.- Kim üretmiş derseniz, kılıf imal edenler demekle yetinirim. Kılıf bulanlarla örtüyü örtenler de aynı kişilerdir üstelik.
Çıplak gerçeği gören o kadar azdır ki; kılıf bulanlarla perde indirenler belki de onu gören biricik insanlardır; Nadide, eşsiz, takdir toplayan, hürmetkar iltifatlarla pohpohlanan, kucaklanan, alkışlanan ve tüm bunlar var ya aslında; hep yalandandır, yalancıktan… Kılıf bulanlara inananlar, işlerine geldiği için inanırlar; inanmış gibi yaparlar… Atalarımız ne demiş: “Minareyi çalan kılıfını da hazırlar.”
Yalan, hiç bu kadar iyi olmamıştı. Palavra palavra palavra. Batsın bu dünya. Odalarda ışıksızım… Çünkü örtülerde, perdelerde çok kalın!
Özlem Kaplan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)